6 Nisan 2013 Cumartesi

J’Accuse ! (Suçluyorum)



Bu yazı 13 Ocak 1898'de L'Aurore Gazetesi’nde yayınlandı. Emile Zola'nın dönemin cumhurbaşkanı Felix Faure'a yazdığı ve “Suçluyorum” başlıklı bu açık mektup Fransız tarihinde önemli bir yere sahip. Çünkü bu mektup topal adalet anlayışına ve sisteme karşı çok büyük bir meydan okumayı içeriyor.

O dönemde –her zaman olduğu gibi- Almanya’ya yenilen ve bir günah keçisi arayan Fransa, içerideki büyük çalkantıları durdurabilmek için, bir çıkış yolu arıyordu. O nedenle imzasız bir ihbar mektubu ile, Yahudi asıllı bir Fransız subayın Alman ordusuna bilgi verdiğine kanaat getirildi. Paris yaşadığı yenilginin acısını bu şekilde hafifletmek ve korumasız bir subayına faturalandırmak istiyordu.

Yüzbaşı Dreyfus, aleyhinde “imzasız ihbar mektubu” dışında hiçbir kanıt olmamasına rağmen tutuklandı ve vatana ihanet suçundan hüküm giydi. Yahudi düşmanlığını tırmandı ve toplumun ortak paydası oldu. Bütün Fransa’da bu linç kampanyasına neredeyse sadece Emile Zola katılmaz. Zola peş peşe “Gerçek Yürüyor”, “Gençliğe Mektup” ve “Fransa’ya Mektup adlı yazılarını kaleme alır ve halkın adalet kavramının nasıl yitip gittiğini, nasıl yanlış yönlendirildiklerini, çok büyük bir suça nasıl ortak olduklarını çok sert ve net bir dille anlatır.

Fransız Meclisi o dönemde de, Zola hakkında soruşturma açılması kararı alır. Bunun sonucunda Zola Londra’ya kaçmak zorunda kalır. Zola’nın mücadelesi sonucu Dreyfus’un suçsuzluğu ispatlanır. “Yahudilere Ölüm” sloganları ile gelişen süreç, Dreyfus’un serbest bırakılması onur nişanı ile ödüllendirilmesi ile son bulur, aynı zamanda Avrupa’nın yakın tarihinde “holokost’tan” sonra gelen ikinci büyük Yahudi düşmanlığı kampanyası da.
Günümüzden çok geride kalmasına rağmen “Dreyfus Davası”, birçok kimse için “temel taşları” gösterdiğinden çok önemlidir. Emile Zola’nın “Suçluyorum” başlıklı yazısı da şöyledir;

“Suçluyorum;

Sayın Başkan,

Bir gün bana gösterdiğiniz iyi kabulden dolayı gönül borcunu haketmiş olduğunuz şeref konusunda duyduğum kaygıyı belirtmeme, şu ana dek pek mutlu olan yazgınızın en utanç verici ve en silinmez bir leke almak üzere olduğunu söylememe izin verir misiniz?

Siz, en alçakça itiraflardan tertemiz çıkıp gönülleri fethetmiş bir insansınız. Ancak şu çirkin Dreyfus Olayı isminiz için -yönetiminiz için diyeceğim- ne büyük bir çamurdur! Bir savaş konseyi, çok kısa bir süre önce tepeden gelen bir emirle Binbaşı Esterhazy'yi temize çıkarmayı, tüm gerçeğe ve tüm adalete ağır bir tokat indirmeyi göze aldı. Böylece herşey bitti. Fransa'nın alnına leke sürüldü. Tarih böylesine toplumsal bir cinayetin sizin başkanlığınız sırasında işlendiğini yazacaktır.

Onlar hiçbir şeyden çekinmediklerine göre, ben de herşeyi göze alıyorum. Gerçeği söyleyeceğim. Çünkü davayı ele alan mahkeme, gerçeği tam anlamıyla ve eksiksiz olarak ortaya çıkarmazsa onu söylemeye önceden söz verdim. Konuşmak ödevimdir, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim, uzakta, işlemediği bir suçtan ötürü işkencelerin en korkuncunu çeken suçsuz bir insanın görüntüsünden kurtulamaz.

Namuslu bir insan olarak tüm gücümle ayaklanıp bu gerçeği size haykıracağım sayın başkan. Şerefinizi düşünerek gerçeği bilmediğinize inanıyorum. Bu durum karşısında, gerçek suçlulardan oluşan kötülükçü güruhu size değil de, kime haber verebilirim? Siz ki ülkenin en yüce katında bulunuyorsunuz. İlk Önce Dreyfus'un yargılanması ve hüküm giymesi konusundaki gerçeği ele alalım.

Uğursuz bir adam herşeyi yürütmüş, herşeyi yapmıştır. Bu adam o zamanlar binbaşı olan yarbay Paty de Clam'dır. Dreyfus olayını yaratan odur. Dürüst bir soruşturma ile eylemleri ve sorumlulukları ortaya çıkarılmadığı sürece onu tanımak imkansızdır. O, romansı entrikalarla dolu, sisli, karmaşık bir kafa olarak ortaya çıkıyor. Okuduğu tefrika romanlar dolayısıyla, çalınmış belgelerden, isimsiz mektuplardan, ıssız yerlerdeki randevulardan, dedikodu yapan esrarengiz kadınlardan hoşlanıyor. Dreyfus'a bordroyu dikte etmeyi düşünen odur.Onu baştan sona aynalarla donanmış bir odada incelemeyi tasarlayan da odur. Binbaşı Forzinetti bu adamın, uyumakta olan sanığın yanına elinde fenerle girmek istediğini anlattı. Amacı sanığın yüzüne ansızın ışık tutup, uyku sersemliği içinde onun suçunu yakalamakmış. Herşeyi söylemem gerekmez. Araştırılsın. Herşey meydana çıkacaktır. Yalnız şunu belirteyim : Adli subay olarak Dreyfus olayını mahkemeye götürmekle görevli olan Binbaşı Paty de Clam, işlenen korkunç adli hatanın, tarih ve sorumluluk sırası bakımından ilk suçlusudur.

Bordro, genel felçten ölen Haberalma Dairesi Müdürü Albay Sandherr'in bir suredir elindeydi. Sızmalar olmuştu bu arada. Bugün olduğu gibi o zaman da belgeler yok oluyordu. Bordroyu kaleme alanın arandığı bu sırada, bu adamın ancak genelkurmaydan bir subay ve bir topçu subayı olabileceği düşünüldü: Bordronun ne kadar üstün körü incelendiğini gösteren ikili yanılgıydı bu. Çünkü yapılacak akıllıca bir inceleme sonucunda kolayca anlaşılır ki söz konusu olan bir kıta subayı idi. Kısımca bilinen bir öyküyü burada yinelemek istemiyorum. İlk kuşku Dreyfus üstüne düşer düşmez, Binbaşı Paty de Clam'in sahneye çıktığını görüyoruz.

O andan itibaren Dreyfus'u bulan Binbaşı Clam olmuştur. Dava onun sorunu haline gelmiştir. Haini karıştırmak, onu eksiksiz itiraflara zorlamak için Binbaşı tüm çabasını harcamıştır. Hiç kuşkusuz, işin içinde pek becerikli görünmeyen Savaş Bakanı General Mercier, kendisini kilise tutkusuna kaptırmış görünen Genelkurmay Başkanı General Boisdeffre ve vicdanı pek çok karanlık işi kabullenebilen Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Conse de var. Ama işin başında herkesten önce Binbaşı Paty de Clam bulunuyor. Hepsini o yönetiyor, hepsini ipnotizma ile uyutuyor. Çünkü bu Binbaşı aynı zamanda ruhani konular ile, gizli şeyler bilgisi ile uğraşıyor, ruhlarla konuşuyor. Zavallı Dreyfus'u bu adamın ne gibi deneylerden geçirdiği, hangi tuzaklara düşürmek istediği, nasıl mantıksız sorgulamalar yaptığı, ne denli kıvrandırıcı çılgınlıklara giriştiği bilinemez.

İlkten olup bitenleri gerçek ayrıntılarına değin bilenler mutlaka kabus geçirirler! Binbaşı Paty de Clam Dreyfus' u tutukluyor ve hücreye hapsediyor. Sonra koşup Bayan Dreyfus'un gözünü korkutuyor. Eğer birşey söyleyecek olursa kocasının mahvolacağını söylüyor. O sırada talihsiz Dreyfus yırtınıp duruyor, suçsuz olduğunu haykırıyor. Sonra sorgu , tıpkı bir 15. yy. güncesinde olduğu gibi, esrarengiz biçimde, karmaşık ve zalimce birtakım yollara başvurularak yapılıyor.Tüm bunların dayanağı bir tek çocukça kanıttır: Budalaca hazırlanmış olan bir çizelge. O çizelge ki yalnızca bayağı bir ihanet değil, aynı zamanda dolandırıcılığın da en küstahcasıydı. Çünkü verildiği söylenen tüm sırların hemen hepsi değersizdi. Bu konudaki direnişim boşuna değildi. Bu tohumdan sonraları gerçek suç çıkacaktır ortaya. Fransa’nın başına bela kesilen tüyler ürpertici adaletsizlik hastalığı kendisini gösterecektir. Adli hatanın nasıl işlendiği, bunun nasıl Binbaşı Paty de Clam'ın çevirdiği dolaplardan oluştuğu, General Mercier'in, General Boisdeffre ve General Conse'un nasıl aldanabildikleri, yavaş yavaş sorumluluklarını bırakıp nasıl bir yanılgıya düştükleri konusuna parmak basmak istedim. O yanılgı ki sonraları generaller bunu kutsal bir gerçek, asla tartışılmaz bir gerçek olarak kabul ettirmek gereğine inanmışlardır.Sözün kısası, başlangıçta ihmal ve akılsızlıktan başka birşey göze çarpmıyordu. Olsa olsa tertipçilerin, ortamın dinsel tutkularına ve meslek ilişkilerinden kaynaklanan önyargılara boyun eğdikleri seziliyordu. Budalalıklara aldırış etmiyorlardı.

En sonra Dreyfus, savaş konseyinin önüne çıkarıldı. Duruşmanın kesinlikle gizli yapılması istendi. Sınırı düşmana açıp Alman imparatorunu Notre Dame'a getirmeyi amaç edinen bir hain için bundan daha sıkı sessizlik ve güvenlik önlemleri alınamazdı. Ulus şaşkına dönmüştü. Korkunç birtakım olaylar kulaktan kulağa fısıldanıyor, tarihi tiksindiren satılmışlıklar dilden dile dolaşıyor ve doğal olarak ulus baş eğiyor. Yeterince ağır ceza yok. Ulus, suçlunun rütbesinin kamu önünde alınmasını alkışlayacaktır, onun pişmanlık acısı çekerek yüz karasıyla yaşamasını isteyecektir. Peki, ama o söylenemeyen şeyler, gizli duruşmalarda özenle üstü örtülen, Avrupa'yı ateşe verebilecek o tehlikeli nesneler gerçek miydi? Hayır, işin içinde Binbaşı Paty de Clam'ın romansı ve çılgınca kuruntularından başka birşey yoktu. Tüm bu yapılanlar yalnızca roman tefrikalarının en gülüncünü gizlemek için yapılmıştır. Bundan iyice emin olmak için savaş konseyi önünde okunan iddianameyi okumak yeterlidir.

Bu iddianame hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi adaletsizliğin mucizesidir. Hiçbir namuslu insanın bu suçlamayı yüreği isyan etmeden okuyabileceğine inanmıyorum. Şeytan Adası’nda çekilen ölçüsüz kefareti düşünüp de çileden çıkmamak elden gelmez. Dreyfus’un birçok dil bilmesi suçtur. Evinde hiçbir tehlikeli belgenin bulunmamış olması suçtur. Ara sıra doğduğu ülkeye gitmesi suçtur. Çalışkan olması, öğrenme kaygısı içinde olması da suçtur. Coşkulanması da suçtur. Coşkulanmaması da suçtur. Ya iddianamenin kaleme alınışındaki bönlükler, boşlukta kalan biçimsel iddialar! Bize suçlamanın 14 esas maddeden oluştuğu söylenmişti. Oysa ki tek bir maddeden; Çizelge maddesinden başka birşey bulamıyoruz. Ve hatta öğreniyoruz ki bilirkişiler de anlaşamıyorlarmış. Aralarından biri Bay Cobert, istenilen yönde karara varmadığı için askerce azarlanmış. Dreyfus’a karşı tanıklık etmeye gelen 23 subaydan da söz ediliyordu. Onların sorguları konusunda henüz bir bilgimiz yok. Ama eminiz ki hepsi de aleyhte tanıklık etmemişlerdir. Bu bir aile davasıdır ve şunu unutmamak gerekir: Davayı genelkurmay istemiştir ve sanığa hüküm giydirmiştir. Şimdi de ona ikinci kez hüküm giydirmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, elde bulunan tek kanıt bordroydu. Onun üzerinde de bilirkişiler anlaşamamışlardı. Konsey dairesinde yargıçların ister istemez beraate gidecekleri anlatılıyor. Bundan dolayı umutsuz bir inatla, hüküm giydirmeyi haklı göstermek için, bugün gizli, ezici bir belgenin varlığı ortaya atılıyor. Bu belge tüm yapılanları haklı çıkarıyormuş ama gösterilemezmiş! Bu bilinemez ve görünemez belgenin önünde bizim boyun eğmememiz gerekiyor demek! Bu belgeyi reddediyorum, tüm gücümle reddediyorum! Gülünç bir belge. Evet, belki de minnacık kadınların söz konusu olduğu ve herhangi bir yerinde Dreyfus’tan söz edilen bir belge! Ulusal savunmaya ilişkin bir belge asla olamaz! Yalandır bu! Ve üstlerinden gelinemeyecek şekilde yalan söylemeleri büsbütün iğrenç ve edepsizce bir tutumdur. Fransa’yı ayaklandırıyorlar, onun haklı coşkusunun arkasına saklanıyorlar. Yürekleri bulandırarak, kafaları karıştırarak ağızları kapatıyorlar. Bundan daha büyük bir kamu suçu olamaz.

Kısacası, Sayın Başkan, bir adli hatanın nasıl işlendiğini gösteren gerçekler bunlardır. Böylece manevi kanıtlar, Dreyfus’un durumu, dayanak yokluğu, Dreyfus’un sürekli olarak suçsuzluğunu haykırması bir gerçeği ortaya koymaktadır: Dreyfus, Binbaşı Paty de Clam’ın olağanüstü imgeleme yetisinin içinde bulunduğu kilise ortamının “pis Yahudi” avının kurbanı olmuştur. Çağımızın yüz karasıdır bu olay.

Şimdi Binbaşı Esterhazy olayına geliyoruz. Aradan üç yıl geçti. Birçok vicdanlar derin rahatsızlıklar duydular, kaygılandılar, araştırdılar, sonunda Dreyfus’un suçsuz olduğu kanısına vardılar.

Bay Scheurer Kestner'in başlangıçtaki kuşkularının, sonra kesin kanıya varışının tarihçesini yapmayacağım. Şu var ki Kestner kendi yönünden araştırma yaparken, genelkurmayda da önemli olaylar geçiyordu. Albay Sandherr olmuştu. Onun yerine haber alma dairesinin başına Yarbay Picquart gelmişti. Picquart bu sıfatla görev başında bulunduğu sırada, birgün eline bir mektup-telgraf geçer. Bu mektup yabancı bir gücün ajanı tarafından Binbaşı Esterhazy'ye gönderilmiştir. Bu durum karşısında Picquart kesinlikle soruşturma açmak zorunda kalır. Şu da var ki Yarbay Picquart, üstlerin isteği dışında hiçbir zaman herhangi bir eylemde bulunmamıştır. Bu nedenle kuşkularını üstlerine, yani General Conse'a sonra General Boisdeffre'e, sonra da General Mercier'in yerine savaş bakanlığına getirilen General Billiot'ya iletir. Pek çok sözü edilen ünlü Picquart dosyası, Billiot dosyasından başkası değildir. Bu, bir astın bakanına hazırladığı bir dosyadır. Bu dosyanın bugün de savaş bakanlığında bulunması gerekir. Araştırmalar 1896 yılının mayısından, eylül ayına dek sürdü. Şunu da belirtmek gerekir ki General Conse, Esterhazy'nin suçlu olduğu kanısına varmıştır. General Boisdeffre ile General Billiot da, bordrodaki yazının Esterhazy'nin yazısı olduğunu yadsıyamazlardı. Yarbay Picquart'ın soruşturması sonucunda böylesine keskin bir gerçek ortaya çıkmıştır. Ne var ki büyük bir heyecan yaratmıştı bu gerçekler. Çünkü Esterhazy hüküm giyerse, arkadan Dreyfus davasını gözden geçirmek kaçınılmaz bir zorunluluk halini alacaktı. Oysa genelkurmay her ne pahasına olursa olsun bunu istemiyordu.

Bu davada karar vermek için en elverişli an, anlamsız sıkıntılar içerisinde kaçırılmış olsa gerek. Şunu belirtmeli ki, General Billiot hiçbir biçimde lekelenmemiş bir insandı. Yeni gelmişti, gerçeği ortaya çıkarabilirdi. Hiç kuşkusuz kamuoyundan korktuğu için, genelkurmayı terk etmek zorunda kalmaktan çekindiği için bunu göze alamadı. İkinci derecedekiler bir yana, General Boisdeffre'yi, General Conse'u bırakmaktan çekindi. Sonra vicdani ile ordunun değeri saydığı şey arasında bir dakikalık bir çatışma oldu.İşte o an geçince iş işten gecmişti. O artık kendini kapıp koyvermişti, şerefini tehlikeye atmış bulunuyordu. Böylece Billot başkalarının suçunu üstüne almış, başkaları kadar, hatta başkalarından fazla suçlu duruma düşmüştü. Çünkü adaleti gerçekleştirmek elinde olduğu halde bunu yapmamıştı. Durum meydanda! General Billot, General Boisdeffre ve General Conse, Dreyfus'un suçsuz olduğunu bir yıldan beri biliyorlar. Öyle olduğu halde bu tüyler ürpertici gerçeği kendilerine saklıyorlar! Ve bu adamlar geceleri gene de rahat uyuyabiliyorlar! Ve çok sevdikleri karıları ve çocukları var!

Yarbay Picquart dürüst bir insan olarak görevini yerine getirmişti. Üstleri karşısında adalet adına direniyordu. Hatta onlara yalvarıyordu. İşi sürüncemede bırakmanın yanlış bir tavır olduğunu, gerçek öğrenildiği zaman korkunç bir fırtınanın kopacağını söylüyordu. Sonraları Bay Scheurer Kestner de General Billiot' ya aynı şeyleri söylüyor ve sorunu ele alması, toplumsal bir yıkıma dönüşecek ölçüde ağırlaşmasına göz yummaması için ona yurtseverce yalvarıyordu. Hayır! Suç işlenmişti bir kez, genelkurmay suçunu itiraf edemiyordu. Böylece Picquart başka bir göreve atanarak olabildiğince uzağa, Tunus’a gönderildi. Ona Moris Markisinin olduğu yerde görev verilerek günün birinde, kılıçtan geçtikten sonra yiğitliği övülmek istendi. Gözden düşmedi. General Gonse onunla sıkça mektuplaşıyordu. Ancak ortada açığa vurulması hiç de hoş olmayacak sırlar vardı.

Paris’te gerçek karşı konulmaz bir hızla yürüyordu ve beklenen fırtına bilindiği biçimde koptu. Bay Mathieu Dreyfus, Binbaşı Esterhazy’yi bordronun gerçek yazarı olarak ele verdi. O sırada Bay Scheurer Kestner davanın yeniden gözden geçirilmesi konusunda adalet bakanına dilekçe vermek üzereydi. İşte o günlerde Binbaşı Esterhazy ortaya çıkıyor. İlk Önce çılgın gibidir; İntihara ya da kaçmaya hazırdır. Sonra birden bire kafa tutmaya başlar, zorlu davranışıyla Paris’i şaşkına çevirir.Demek ki yardımına koşanlar olmuştur. Ona, çevrilen dolapları ve düşmanlarını bildiren imzasız bir mektup gönderilmiştir.Hatta esrarengiz bir kadın zahmete katlanıp bir gece ona genelkurmaydan çalınmış bir belgeyi getirir. Onu kurtarması gereken bir belgedir bu. Burada yine Yarbay Paty de Clam’in parmağını gördüğümü söylemekten kendimi alamıyorum. Onun doğurgan yaratma gücünün ürettiği çareler hemen belli oluyor.Dreyfus’un suçluluğu Yarbay Clam’in yapıtıydı. Şimdi bu yapıt tehlikeli durum almıştı.Bu durum karşısında Yarbay Clam nasıl eli kolu bağlı dururdu? Elbette yaptığını savunmak isteyecekti. Davanın yeniden gözden geçirilmesi ne demekti? Şeytan Adası’nda tüyler ürpertici bir biçimde son bulan o zırva, o trajik tefrika romanın yıkılışı olurdu bu! Yarbay Clam buna asla izin veremezdi.

Bundan sonra Yarbay Picquart ve Yarbay Paty de Clam arasında çatışma başlayacaktır. Birisi açıkça, diğeri maskeli olarak düelloya çıkacaktır. Çok geçmeden her ikisini de sivil mahkemenin karşısında bulacağız.Aslında, hep genelkurmayın kendisini savunmasından, işlediği suçu, tiksinçliği, saatten saate artan bir suçu itiraf etmek istemesinden başka birşey değildi bütün bu olup bitenler.

Herkes Binbaşı Esterhazy’yi koruyanların kimler olduğunu şaşkınlıkla soruyordu. En başta perde arkasından her türlü dolabı çeviren, herşeyi yöneten Binbaşı Paty de Clam koruyordu onu. Sonra General Boisdeffre, General Gonse ve bizzat General Billot. Bu generaller binbaşıyı temize çıkarmak zorundaydılar. Çünkü Dreyfus’un suçsuzluğunun ortaya çıkmasına imkan sağlayamazlardı.Böyle birşey yaparlarsa savaş bakanlığı halkın nefreti altında ezilirdi. Böylece bu olağanüstü durum, görevini tek başına yapan dürüst insan Yarbay Picquart’ın maskaraya çevrilmesiyle, cezalandırılmasıyla sonuçlanacaktır. Kurban edilen o olacaktır. Ey adalet, ne büyük bir umutsuzlukla daralıyor insanın yüreği! onun sahtekar olduğunu, Esterhazy’yi mahvetmek için telgraf kartını onun uydurduğunu söyleyecek kadar ileri gittiler.Peki ama neden? Hangi amaçla? Bir neden gösteriniz. O da mı Yahudiler tarafından satın alınmıştı? İşte böylesine alçakça bir görünüm karşısındayız. Ağır suç işlemiş lekeli kişilerin suçsuz oldukları söylenirken bir yanda yaşamı boyunca lekesiz kalmış, şerefli bir insan cezalandırılıyor! Bir toplum bu duruma geldi mi, kokuşmaya yüz tutmuş demektir!

İşte Esterhazy olayı budur Sayın Başkan: Temize çıkarılması gereken bir suçlu söz konusudur. Hemen hemen iki aydan beri yapılan işi saati saatine izleyebiliyoruz. Günün birinde uzun uzadıya coşku dolu sayfalara geçecek olan bu öykünün bir özetini yapıyorum burada. Sonuçta General Pellioux’nun, sonra da Binbaşı Ravary’nin vicdansızca soruşturmalar yaptıklarını gördük. Bu soruşturmalardan alçaklar biçim değiştirmiş, namuslu kişilerse lekelenmiş olarak çıktılar. Sonra da savaş konseyi toplantıya çağırıldı.

Bir savaş konseyinin yaptığını, öbür savaş konseyinin bozabileceğini nasıl umabilmişti? Yargıçların her zaman yapabilecekleri seçmelerin sözünü bile etmiyorum. Askerlerin kanına işlemiş olan yüksek disiplin düşüncesi, onların adalet gücünü zayıflatmaya yetmez mi? Disiplin demek itaat demektir. Savaş Bakanı, Büyük Şef, bir olay konusunda verilmiş mahkeme kararının önemini ve gücünü kamu önünde belirtirken, bir savaş konseyinin onu kesinlikle yalanlamasını mı bekliyorsunuz? Hiyerarşi bakımından olanaksızdır bu. General Billot yaptığı açıklama ile yargıçlara telkinde bulunmuştur. Onlar da ateşe atılırcasına, düşünmeden karar vermişlerdir. Dayandıkları kanının şu olduğu anlaşılıyor: “Dreyfus’a ihanet suçundan bir savaş konseyi hüküm giydirmiştir; Öyleyse Dreyfus suçludur. Şimdi biz bir savaş konseyi olarak onu suçsuz ilan edemeyiz. Çünkü biliyoruz ki Esterhazy’nin suçlu olduğunu kabul etmek, Dreyfus’un suçsuzluğunu açıklamak olacaktır.” Savaş konseyi bu saplantıdan asla kurtulamazdı.

Bu kişiler savaş konseylerimizin sonsuza dek kamburu olarak kalacak ve bundan böyle bu konseylerin kararlarını her zaman kuşku altında bırakacak olan bütünüyle haksız bir karar vermişlerdir. İlk savaş konseyi akılsızca davranmıştır. İkincisi kaçınılmaz bir karar ile ağır suç işlemiştir. Yineliyorum: İkincisinin özrü, yüksek komutanın, daha önceki mahkeme kararının dokunulmaz olduğunu açıklamasından başka birşey değildir. Öyle ki astlar bunun tersini öne süremezlerdi. Ordunun şerefinden söz ediliyor, onu sevmemiz, saymamız isteniyor. Bir tehlike karşısında harekete geçerek, Fransız yurdunu savunacak olan orduyu, tüm ulustan oluşan orduyu, elbette seviyoruz, elbette ona saygı duyuyoruz. Ama söz konusu olan o değildir. Biz onun şerefini ve saygınlığını düşündüğümüz için adalet istiyoruz. Burada söz konusu olan kılıçtır. Belki de yarın başımıza efendi kesilecek olan kılıç! Bu kılıcın kabzasını bağnazca öpmek mi? Asla!

Bir yandan şunu da kanıtladım: Dreyfus olayı karargah şubelerinin işidir. Genelkurmaydan bir subay, yine genelkurmaydan arkadaşları tarafından ihbar ediliyor ve genelkurmay ileri gelenlerinin baskısı ile hüküm yiyor. Genelkurmay suçlu duruma düşmeksizin Dreyfus’un suçsuz çıkması imkansızdır. Bundan dolayıdır ki, karargah şubeleri akla gelebilecek her türlü önleme baş vurarak, basında kampanya açarak, bildirilerle, nüfuzla Esterhazy’yi korumuşlardır. Sırf Dreyfus’u ikinci kez mahvetmek için bunu yapmışlardır.Cumhuriyet hükümeti, General Billot’nun bile düzenbaz takımı diye adlandırdığı bu kimselere yol vermeliydi. Herşeyi baştan başa yenilemeyi ve düzeltmeyi göze alacak olan, gerçekten güçlü ve akıllı, yurtsever bakanlık nerede? Nice kişiler tanıyorum ki, ulusal savunmanın hangi ellerde olduğunu bildikleri için kaygıyla titremektedirler! Yurdun alınyazısının karara bağlandığı o kutsal sığınak, ne aşağılık entrikaların, ne dedikoduların ve savurganlıkların yuvası haline gelmiştir!

Kamuoyunu şaşırtmak, onu çileden çıkartmak ağır bir suçtur. Sıradan ve gösterişsiz insanları zehirlemek, gericilik ve hoşgörmezlik tutkularını tiksinç Yahudi düşmanlığına sığınarak körükleyip azdırmak, suçların en ağırıdır! Eğer bu hastalık iyileştirilmezse insan haklarının özgürlükçü büyük Fransa’sı yıkılacaktır. Yurtseverliği, kin ve düşmanlık için sömürmek bir cinayettir. Ve en sonra, tüm insanlık bilimi geleceğin gerçek ve adalet yapıtını oluşturmaya uğraşırken, kılıcı çağdaş tanrı haline getirmek büyük bir cinayettir.

Derin bir tutkuyla arzuladığımız gerçeğin ve adaletin hiçe sayıldığını görmek ne büyük bir yıkımdır! Bay Scheurer Kestner’in yüreğinde bir çöküntü olabileceğinden kuşkulanıyorum. Öyle sanıyorum ki, sonucunda Bay Kestner, senatodaki gensoru sırasında bir devrimci gibi davranıp içini dökmediği, herşeyi yıkmadığı için pişman olacaktır. O büyük ve dürüst insan, doğruluk içinde geçen yaşamının insanı olarak kalmıştır. Gerçeğin kendi kendine yeterli olduğuna, özellikle herşeyin gün gibi açık göründüğü bir sırada başka türlü düşünülemeyeceğine inanmıştır. Yakında güneş parlayacağına göre ne diye herşeyi altüst etsindi? İşte bu güven dolu serinkanlılığı yüzündendir ki Kestner korkunç biçimde cezalanmıştır. Aynı şeyi Yarbay Picquart için de söyleyebiliriz. O ki ağırbaşlılığı ve yüksek onuru uğruna General Gonse’un mektuplarını yayınlamak istemiştir. Üstlerinin kendisine çamur attığı, onu en beklemedik ve onur kırıcı şekilde mahkemeye verdikleri bir sırada gösterdiği titizlik, disipline saygılı kalışı, ona büsbütün değer kazandırmaktadır. Ortada işleri tanrıya bırakan iki kurban, iki yiğit kişi, iki temiz yürekli insan var. Ve dahası, Yarbay Picquart’ın şu iğrenç durumla karşılaştığı görülmüştür: Bir Fransız mahkemesi, savcının bir tanığı kamu önünde suçlamasına olanak verdikten sonra, bu tanık açıklama yapmak ve kendini savunmak üzere mahkemeye alınınca, duruşma gizli yapılmıştır. Bunun da ağır bir suç olduğunu söylüyorum. Bu suç kamu vicdanını ayaklandıracak özelliktedir. Şurasını kesinlikle belirtmeliyim ki, askeri mahkemelerin adalet konusunda acayip düşünceleri vardır.

Yalın gerçek budur, Sayın Başkan ve bu tüyler ürpertici gerçek başkanlığınız için bir leke olarak kalacaktır. Bu davada hiçbir yetkinizin bulunmadığı, sizin çevrenizin ve anayasanın tutsağı olduğunuz kanısında değilim. Hiç değilse bir insanlık ödeviniz vardır: Bunu düşünecek ve yerine getireceksiniz. Bu davanın zaferle sonuçlanacağından asla kuşkum yok. Şimdi daha büyük bir kesinlikle yineliyorum: Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır. Herkesin aldığı durum bugün açıkça belli olduğuna göre, dava ancak bugün başlamıştır: Bir yandan gerçeğin gün ışığına çıkmasını istemeyen suçlular, öte yanda herşeyin aydınlanması için yaşamlarını vermeye hazır olan adaletseverler. Daha önce söyledim, yine söylüyorum: Gerçeği yeraltına kapatırsanız birikim oluşur ve gerçek bir yerde öylesine bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün, kendisiyle birlikte pek çok şeyi havaya uçurur. Bu tavırla ilerisi için yıkımların en gürültülüsünün hazırlanıp hazırlanmadığını herkes görecektir.

Mektubum fazla uzadı Sayın Başkan; Bir sonuca varmanın zamanıdır.

Yarbay Paty de Clam’ı adli hatanın iblisçe düzenleyicisi olarak suçluyorum. Sonra da uğursuz yapıtını, üç yıldan beri en şaşırtıcı ve en baştan başa suç olan dalaverelere başvurarak savunmakla suçluyorum onu.

General Mercier’yi, hiç değilse düşüncesizliği yüzünden, çağımızın en büyük haksızlığında suç ortağı olmakla suçluyorum.

General Billot’yu, Dreyfus’un suçsuzluğu konusunda elinin altında bulundurduğu kesin kanıtları saklamakla, saygınlığı tehlikeye düşen genelkurmayı siyasal amaçla kurtarmak için, insanlığa ve adalete karşı ağır suç işlemekle suçluyorum.

General Boisdeffre’i ve General Gonse’u aynı suçun ortakları olarak suçluyorum. Birisi, hiç kuşkusuz papaz egemenliği tutkusu yüzünden, teki ise belki, karargah şubelerini dokunulmaz sayacak kadar mesleğe bağlı olduğu için suça ortak olmuşlardır.

General Pellieux ile Binbaşı Ravary’yi, vicdansızca soruşturma yapmakla suçluyorum. Bununla, soruşturmanın en aşırı yanlılıkla yapıldığını belirtmek istiyorum.

Üç yazı uzmanı, B. Belhomme, B. Varinard ve B. Couard’ı uydurma ve hileli raporlar düzenlemekle suçluyorum. Yapılacak tıbbi muayene sonunda bu kişilerin görme ve düşünme yetersizliğinden hasta oldukları saptanmazsa suçlamadan kurtulamazlar.

Savaş dairelerini, basında özellikle l’eclair ve l’echo de Paris gazetelerinde, kamuoyunu şaşırtmak ve işledikleri suçu örtbas etmek için tiksinç bir kampanya yürütmekle suçluyorum.

En sonra, birinci savaş konseyini, bir sanığa gizli kalan bir belgeye dayanarak hüküm giydirdiği için hukuku çiğnemekle suçluyorum. İkinci savaş konseyini de üstten gelen emre uyarak, bir suçluyu, suçunu bile bile temize çıkarıp ağır adli suç işlemekle, böylece birinci konseyin yasaya aykırı davranışını örtbas etmekle suçluyorum.

Bu suçlamalarda bulunurken, 29 temmuz 1881 tarihli Basın Yasasının 30 ve 31. maddelerine karşı geldiğimi, bu yasanın lekeleme suçlarına ceza belirlediğini bilmiyor değilim. İsteyerek kendimi tehlikeye atıyorum.

Suçladığım kişilere gelince: Hiçbirini tanımıyorum. Onları hiç görmedim. Kendilerine karşı ne hıncım var, ne kinim. Onlar benim için topluma kötülük eden kişilerden, kafalardan başka birşey değildir. Benim burada yaptığım şey gerçeğin ve adaletin ortaya çıkmasını hızlandırmak için devrimci bir araca başvurmaktan başka birşey değildir.

Bir tek tutkum var; Bunca acılar çeken ve mutluluğa hakkı olan insanlık adına duyduğum aydınlık tutkusu. Coşkulu protestom, yüreğimden kopan çığlıktan başka bir şey değildir. Beni ağır ceza mahkemesi önüne çıkarmayı göze alsınlar ve herkesin önünde soruşturma açılsın! Bekliyorum.

Sayın Başkan, derin saygılarımın kabulünü dilerim.”


Emile ZOLA

5 Nisan 2013 Cuma

Haritada Bir Nokta





“Çocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam, gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilâyet, isimlerinden mavi sahile kayar Robinson Cruseu’yu okumuşumdur herhalde; unuttum, gitti. Onun zoruyla mavi boyaların üstünde bir garip ada ismini okuyunca hülyaya daldığımı sanmıyorum.

Romanlar yüzünden adaları sevdiğimi pek ummuyorum, ama belki de o yüzdendir.haritada ada görmeyeyim. İçimde dostluklar, sevgiler, bir karıncalanmadır başlayıverir.

İşte çocukluğumun ve gençliğimin haritalarındaki adalar, beni, sonunda bir gün özlediğim gibi bir adaya tesadüfen bırakıverdiler. Yaşım orta yaşı bulmuştu ama, nihayet asıl yuvama dönmüştüm. Sanki on dört yaşında sarışın bir oğlanken basıp gitmiştim. Bir motor beni büyük şehirlere götürmüştü. Yaşamıştım Cebim para görmüştü. Kumar görmüştüm. Hırsızlık, mahpushane görmüştüm. Aç yatmıştım. Para çalmıştım. Sevmiş, sevilmiştim. İşte bitkin, yorgun, işte hepsini, hepsini yitirmiş; git­tiğim motorla yine geri dönmüştüm.

Şimdi namuslu insanlar arasında başım önüme eğilmiş, gülmeden, eğlenmeden, müsamaha dolu kötülüğü göz kırpışından anlayınca cesaretten canavar kesilecek bir insan haliyle sessiz, sakin, ağzına vur lokmasını al bir hâlde balığa çıkacak, iyiliklere hasret duya duya ömrümün sonunu da ke­sik bir nefesle bahtiyar bitirecektim.

Sonbahar uzun ve güzel geçti. Çardaklardaki yapraklar kırmızının en son hâline doğru ağır ağır kızara kızara, kırmızının renk oyunları içinde, düşmeden evvel ne kadar sallanıp durdular.

Bir sabahtı. Kayık, hulyalarımdaki gibi balıktan dönmüştü. Nevaleler vapura verilmişti. Şimdi ağ­ları denize çarpa çarpa yıkıyorlardı.

Balıkhanede hiç tutmayan, fiyat bile verilmeyen on, on beş dülger balığı, kayığın küpeştesinde hâlâ canlı, ince zar gibi kanatlarıyla titreşiyordu. Biraz sonra işlerini bitirmiş olacaklar, hepsi orta parmaklarına birer dülger balığı takarak çekip gideceklerdi. Umduğum gibi dülger balığı çorbası çok ev­lerde tütecekti.

Kayığı temizleyenler sekiz kişi idi. Yedisi bizim adadandı. Sekizincisini, zayıf, sarı, hastalıklı ada­mı hiç görmemiştim. Ne kadar dostça, ne kadar içten bir sevgi ile çalışıyordu.

Balığın bol çıkmaya başladığı duyulduğu zaman dışarıdan da insanlar gelirdi. Dışarıdan ırıba katılanlar almazlardı, gemi tayfası ile reis, gönüllerinden ne koparsa o kadar balık verirdi kendilerine.

O adam da bir dülger alabilmek, bu balığı hak etmek için elinden geleni yapıyordu. Nihayet İş bitti. İki büyük dülger balığını reis kıç altına attı. Tayfalardan birine:

- Bunu bize götür sonra dedi, ötekileri de pay yap.

Üçer tane alanlar oldu. Dışarıdan gelen bir tane versinler diye bekledi. Yüzünde tatlı bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif bir kırmızılık vardı. Bu kırmızılık pay dağıtan adamın elinde bir tek balık kalıncaya kadar adamın yanağında durdu. Sonra birdenbire uçtu. Yüzündeki gülümseme önce tehlikeli bir hâlde dondu. Sandım ki böyle, bütün ömrünce böyle donuk bir tebessümle kalıverecek adam. Etrafına bakındı. Kendine bakan birini gördü. Gülümseme, yüzünde birdenbire bir meyve gibi çürüyüverdi. Gözleri hayretle büyüdü. Son balığı kayıktaki adam, rıhtıma fırlatmıştı. Adamın yüz ifadeleri nerede ise yine eski temiz, memnun hâlini, taze meyve hâlini alıverecekti. İki adım attı. Elini balığa doğru uzatmak üzere eğildi. Ama ötekilerden, baş parmağına irisinden bir dülger balığı takmış birisi, kocaman çizmeli ayağını dülger balığının sırtına bastı:

- Ne o? dedi; hemşerim. Dur bakalım. Dağdan gelip bağdakini kovmayalım.

Adam elini çekti. Bir şey söylemedi. Söyleyemezdi. Söyleyecek hâlde değildi. Rıhtım kahvesine doğru yürüdü.

Dışarıdan kahvenin önündeki seyircilerden bir seslendi:

- Bırak yahu! O adam da çalıştı. Veriver bir tane, ne olur? Kalkmış, nerelerden gelmiş işte.
- Ne yapalım, gelmesinler. Kırmızı mumla davet mi ettik biz onları? O balığın bir iki buçukluğu var. Balık çıkmadığı zaman yanaşmıyorlar ağı temizlemeğe hiç. Yağma yok hemşerim.



Kayıktakilerden hiçbiri kalkıp da:

- Ayıptır yahu, ver adama demedi.

Bir ikisi, en umduklarım konuşacak gibi oldular. Bekliyordum. Şimdi, umduklarımdan birisi payı­na düşen balıktan birini, en küçüğünü adama doğru fırlatacak diye bekledim. Reis kahvenin önünde kahvesini öttürüyor, kayığın asıl tayfasına keyifle bakıyordu.

Hadiseye karışan adam:

- Ayıptır yahu dedi, ayıp.

Bu sefer konuşacaklarını, hatta paylarına düşenden en küçüğünü fırlatacaklarını sandıklarım­dan biri:

- Sen karışma bakalım babalık! Fazla söylenmeye başladın. Ayıp ne demek?

- Babanızın malı mı deniz, sizin?

- Onun babasının malı mı?

- Değil ama gelmiş kayığınıza çalışmış bir kere.

- Kim gel çalış demiş ona? Gelmeseydi…

Balık verilmemiş adam, kahvenin bir iskemlesine çökmüştü. Kahveci başına dikilmişti. Kahveci­ye:

- Kalkacağız, kalkacağız, dedi.

Ayağa kalktı. Kendisi için lâf işitmiş adama:

- Zararı yok, hemşerim dedi, zararı yok. Vermesinler. İstemez.

Gözüken vapura doğru yürüdü. Küçük adımlarla bir Şarlo gibi seğirterek uzaklaştı.

Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım Koştum tütüncüye, Kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuk­tan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”



Haritada Bir Nokta (1952) Sait Faik Abasıyanık

29 Mart 2013 Cuma

Comte de Lautréamont




Yaşamım boyunca, istisnasız hepsi de budalaca işler yapan dar omuzlu insanlar gördüm ve çoğu türdeşlerini şaşkına çevirip ruhları türlü şekilde baştan çıkarırlardı. Eylemlerine gerekçe olarak "ün"ü gösterirler. Onları görünce herkes gibi gülmek istedim ben de; ama böylesine tuhaf bir öykünme olanaksızdı benim için. Keskin ağızlı bir bıçak aldım, dudaklarımın birleştiği yerlerde etimde yaralar açtım. Amacıma ulaştığımı sandım bir an. Kendi elimle yara açtığım bu ağıza baktım aynada! Bir yanılgıydı! İki yaradan akan kan, gerçekten başkalarının gülüşü olup olmadığını anlamama engel oluyordu aslında. Ama, bir süre karşılaştırma yaptıktan sonra, gülüşümün insanların gülüşüne benzemediğini gördüm, yani gülmüyordum ben, gülüşüm yoktu benim. Çirkin suratlı, gözleri karanlık gözevlerine gömülmüş insanlar gördüm; kayanın sertliğini, dökme çeliğin katılığını, köpekbalığının kan dökücülüğünü, gençliğin küstahlığını, canilerin mantıksız öfkesini, ikiyüzlülerin ihanetlerini, en olağanüstü oyuncuları, rahiplerin kişilik gücünü ve dışardan bakınca en içe kapalı, dünyaların ve göklerin en soğuk yaratıklarını aşıp geride bırakmışlardı; ahlakçılar bitkin düşmüştü, yüreklerindekini görmeye, tanrının amansız öfkesini başlarına yağdırmaya çalışırken. Hepsini bir arada gördüm; kimi zaman, belki de bir cehennem cini tarafından kışkırtılmış, dondurucu bir sessizlikte gözlerine hem yakıcı hem kinli bir pişmanlık acısı sıvanmış durumda, annesine daha şimdiden başkaldıran bir çocuk benzeri en sıkı yumruklarını havaya kaldırdıklarını, bağırlarının gizlediği o alabildiğine adaletsiz ve dehşet yüklü, tutkulu ve düşman düşüncelerini ortaya çıkarma yürekliliğini gösteremediklerini ve bağışlayıcı tanrıyı merhametten kederlendirdiklerini gördüm; kimi zaman, günün her anında, yediden yetmişe insanlara, soluk alan her şeye, kendilerine ve tanrıya karşı mantıksız ve akıl almaz lanetler yağdırırlarken, kadınları ve çocukları kötü yola düşürürlerken, vücudun edep yerlerini kirletirlerken gördüm onları. O zaman, sularını yükseltir deniz, tekneleri dipsiz derinliklerinde yutar; kasırgalar ve depremler yerle bir ederdi evleri; veba, türlü türlü hastalıklar kırıp geçirirdi ailelerini. Ama insanlar anlamaz bunları. Yeryüzündeki davranışları yüzünden utançtan kızarırken, sararırken de gördüm onları; ama pek ender. Kasırgaların kız kardeşi fırtınalar; güzelliğini kabul etmediğim mavi gökkubbe; yüreğimin imgesi ikiyüzlü deniz; bağrı gizemli dünya; öteki gezegenlerin halkları; bütün evren; onu cömertçe yaratan tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!.. Lütfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü, bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: Daha azı için bile ölünebilir.

Comte de Lautréamont

6 Mart 2013 Çarşamba

Şeriatî’nin Öze Dönüş Çağrısı / İhsan ELİAÇIK




Ali Şeriati “Hangi öze dönelim?” diye sorar ve sıralar; “1- Eğer “ırksal” (Ari/Fars) özümüze dönersek bu faşizm, nasyonalizm, rasizm gibi ulusal ve ırksal cahiliyete düçar olacağımızdan bu dönüş gerici bir dönüş olacaktır. 2- Eğer “geleneksel dini” (İslâm/Şia) özümüze dönersek bu zaten çöküşün, gelenekçiliğin, cehaletin, gericiliğin, şahsa tapıcılığın, tekrarcılığın ana sebebi değil midir?” (Öze Dönüş; s. 40-41)


O halde hangi öze dönülecektir? Hangi dine, hangi mezhebe ve hangi Şia’ya? Ali Şeriati’nin kastettiği “öz” kendi tabiriyle “diri ve yaşayan bir öz”dür. Bir cümlede özetlersek diyor Ali Şeriati “Dayanağımız, İslâmi kültürümüzdür ve bu kültürel öze dönüş de şiarımız olmalıdır.” Çünkü Şeriati’ye göre bütün özlerden bize en yakın olan öz budur. Şu anda yaşayan, toplumun bünyesinde bir ruh, bir hayat ve iman olarak yaşayan medeniyet ve kültür budur. Bu toplumda bir şeyler yapmak isteyen aydına hayat ve dinamizm verecek olan öz budur.


Fakat hangi İslâmi özdür bu? Şeriati’ye göre İslâm varolan haliyle çöküşün, gelenekçiliğin, cehaletin, gericiliğin, şahsa tapıcılığın, tekrarcılığın ana sebebi haline getirilmiştir. Oysa hakiki İslâmi öz irfan, edebiyat, astronomi ve matematiksel bilimler ve askeri alanlarda yetişen yetenek ve dehalarla dünyada kabul gören bir kültürel özdür. Ve öyle kültürel bir öz ki rönesans geçirmiş bir Avrupalı’ya karşı “Ben büyük İslâm kültürüne mensubum” diyebileceğimiz bir özdür.


Ali Şeriati, görkemli geçmişe sahip bir uygarlığın mirasçısı olduğunun farkındadır. Tıpkı İkbal gibi “Ey doğu milletleri! Şimdi ne yapmalıyız?” veya Mehmet Akif gibi “Nerede İbni Rüşd, hani Gazzali görelim?”, veya Necip Fazıl gibi “Nerede ardından çil çil altınlar serpen ordu, cömert Nil, yeşil Tuna?” diye kendi kendine sormakta, adeta bunun acısıyla kıvranmaktadır; “Bunlar, bu adamlar, bu görüntüler, bu simalar, bu medeni kişilikler, bu doğurgan ve üretken yetenekler, bende ve benim medeniyetimde yaşıyor…”


Ali Şeriati böylesi bir durum karşında suçu “batılılara” yükleyerek işin içinden kolayca sıyrılma kolaycılığına kaçmaz. Tam bir yenilikçi edasıyla önce “içeriyi” sorgulayarak işe başlar: Şu an ki yaşanan din, sorunları, idealleri, düşünceleri çok öncelere, oradan ölüme ve ölüm sonrasına aktaran ve “bu dünyayla” hiç bir işi olmayan bir dindir… Böyle bir dinde insanların tüm işi ahirete yönelmektir. Bu din, ne olgunlukları, ne toplumsal hayatları ve sorumlulukları açısından insanlara, dünyada hiç bir görev duygusu ve sorumluluğu yüklememektedir… Ve öyle bir din ki toplumsal sorumluluk taşıyan her aydın ondan bıkkındır ve ondan kaçmaktadır…


Oysa Şeriati’ye göre İslâm’ı, çöküşün etkenleri olan bilgisiz ve uyuşuk “geleneklerin” tekrarı biçiminden çıkarıp, bilgi veren, ilerici, mücadeleci, uyandırıcı, aydınlatıcı bir “ideoloji” şekline çevirmeliyiz. Çünkü İslâm öze dönmek ve özden başlamak isteyen, ister dinli ister dinsiz aydınlar için, bilgi, bilinç ve sorumluluk verici olmalıdır. Bunun için de toplumda varolan, bizim gerçek insani kişiliğimize ve manevi gerçeklerin derinlerine dayanan, sağlam bir sermaye ve gıdadan beslenen, kendi ayakları üzerinde duran bir “dini öz” yakalamalıyız. Şu halde İslâm’ı toplumsal “gelenek” biçiminden, bir “ideoloji” biçimine, eğitimi yapılan bir “proğram” biçiminden, bizzat bilgi-bilinç-uyanıklık veren bir “iman” biçimine, ahirete yönelik sevap kazanmak için yapılan “ritüel, tören ve gösteriş” biçiminden, insana ölümden önce sorumluluk, hareket ve fedakarlık bağışlayan büyük bir “güç” biçimine sokmak gerekir.


Büyük bir maddeyi patlatan kimliğiyle aydını, toplumuna “aşk ve bilgiyi” geri getirip nesline büyük “Prometeus” mucizesini gerçekleştirecek bir biçim ve çehreye kavuşturmak gerekir. Bu bilgi ve iman ile yüklü mucize açık bir güç olarak ortaya çıkacaktır. Donukluk aniden harekete, cehalet bilgiye dönüşecektir. Şu bir kaç asırlık çöküntü ansızın bir dirilişe, yaşayan bir kıyamete, bir harekete dönüşecektir. Hem böylece aydın , kendi güçlü, yaşayan ve bilgili “özüne” dönerek Batının sömürgeciliğine karşı duracak ve din gücüyle “uyuşturulan” toplumu yeniden din gücüyle “uyandıracak”, harekete geçirecektir. Üretken ve anlam yüklü bir insan kitlesi olarak ayakları üstüne dikecektir. Hem kendi kültür, medeniyet ve manevi kişiliğini sürdüren bir nesil oluşacak, hem de Allah’ın nurunu yeryüzüne yansıtan birer “Prometeus” biçiminde bir nesil ortaya çıkacaktır.Ali Şeriati burada Prometeus’un İslâm’daki karşılığını peygamber olarak görmektedir. Yunan mitolojisinde Prometeus bilgiyi tanrıdan çalarken, İslam’da Allah peygambere eşyanın isimlerini öğretmekte, bilgiyi vahiy olarak bizzat vermekte ve bununla uygarlığın temelini atmaktadır. Şeriati’ye göre Peygamberin yerini ise bugün ona varis olan “aydınlar” yapacaktır. Prometeus mucizesi dediği şey, peygamber varisi aydınların, Allah’ın vahyi ile toplumlarını aydınlatmaları, yeni bir uygarlık için öncülük yapmaları, toplumu bu ilahi bilgilerle harekete geçirmeleridir…



İhsan ELİAÇIK

3 Mart 2013 Pazar

Basit Bir Düşüş Senfonisi









Burası 9. kat.
İstanbul’un tepelerinden biri burası.
Şimdi başımı aşağı uzatıp derin bir soluk çekip,
gözlerimi kapıyorum.

Yavaşça ayaklarımı kaldırsam yerden,
pencerenin eşiğine çıksam usuldan,
Çerçevelerden tutunup bedenimi dışarı sarkıtsam...
Ölmek için 7. kat makbulmüş.
-kıymetli biri söylemişti-

Ben 9. katta ölmemeyi planlarken,
düşmeyi hayal ediyorum.
Şimdi ne olacak?
Önce soyunmalıydım.
Çırılçıplak düşmeli aşağı.
Çıplağım varsayalım.
Rüzgar…
Saçlarımı rüzgâra göstermeyeli uzun zaman olmuştu.
Omuzlarım,
ellerim,
bacaklarım,
Serin, sert ve korkaklar şimdi...
Derin bir nefes daha...
Uzakta büyük apartmanlar var.
Ufku kapatmışlar.
Güzel bir manzarayla düşmeliydim oysa.
Güzel bir manzara olduğunu varsayalım.
Dağlar... Kilometrelerce uzağımda…
Başlarında beyaz bulutlar,
eteklerinde ağaçlar..
Tuhaf...
İlk defa böyle bir manzara düşlüyorum.
-denizi görmek isterdim hep-
Bir de ahşap bir dağ evi olmalı belli belirsiz.
İçinde hayatlar hayal etmeliyim.
Hayal ettiğimi varsayalım.
İçinde bir nine,
bir de gelin olsun.
Gelinin oğlu olsun.
Oğlan 8 yaşında olsun.
Adı Ali olsun.
Ali beni ömründe hiç görmemiş olsun.
Ali’nin babası avlanırken bir diğer avcı tarafından yanlışlıkla vurulduğundan,
5 yıl önce ölmüş olsun.
Öldüğü gün avladığı beş geyiği,
3 köpek, 5 kedi, 6 tilki.
Gelin dul, Ali yetim, nine oğulsuzluktan,
2 sene hiç konuşmamış olsun…

Burası 9. kat.
Aşağı doğru 8 kat daha var.
Tanımıyorum oradakilerin hiçbirini.
Tanıdığımı varsayalım.
7 kattaki Murat,
2. kattaki Nejat’ın kadim dostu olsun.
Nejat 1. kattaki Hanife Teyze’den
hayır dua almış olsun.
Hanife teyze yanlışlıkla 3. kata çıkmış olsun.
O sırada çöpleri kapıya bırakan Ahmet Abi,
Hanife teyzeyi hiç görmemiş olsun.
Ahmet Abi 6. kattaki Leyla’yla kırıştırsın.
Leyla sevgilisi Nejat’a ihanet etmiş olsun.
Nejat’ın gözü Leyla’dan başkasını görmezken,
5. kattaki Gönül Abla bir gün Nejat’la karşılaşsın.
Nejat’la Gönül 4. kattaki Sevda’yı çekiştirsin.
8. kat boş olsun…

Burası bir pencere eşiği...
Ayaklarım soğuktan uyuştu.
Aşağı doğru bakıyorum,
kimse yok.
Rüzgar ciğerlerimi üşütüyor.
Buradan aşağıya ne kadar zamanda düşülür?
Düştüğümü varsayalım.
Hepi topu 7 saniye eder.


Düşerken

7. kattaki Murat,
6. kattaki Leyla,
5. kattaki Gönül Abla,
4. kattaki Sevda,
3. kattaki Ahmet Abi,
2. kattaki Nejat,
1. kattaki Hanife Teyze,

Beni hiç fark etmezse,
daha mesut olurum.
Kimse görmemeli düştüğümü.

Ama ya ben düştükçe toprak kendini geri çekerse?
Allah’ım ne müthiş bir haz!
Toprağın kendini çektiğini varsayalım.
Benim kendimi bıraktığımı,
kimsenin görmediğini,
benim ölmediğimi…

Rüzgar saçlarıma karışsın,
çıplaklığım boşluğa…
Bitmek bilmez bir seyran...
Kah gökyüzüne döneyim,
kah toprağa...
Bu boşlukta yere düşmeden,
ve hiç düşünmeden,
ölmeliyim...

Öldüğümü varsayalım.
Eyvah eyvah !



Sümeyra Üzer

10 Ocak 2013 Perşembe

Geyikli Gece



Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak
Bir yandan, toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

Geyikli gecenin arkası ağaç 
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü 
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı

İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş 
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz 
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastırda oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarmız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerIeri gibi ayışığında 
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben

Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum 

Halbuki geyikli gece ormanda 
Keskin mavi ve hışırtılı 
Geyikli geceye geçiyorum

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

Turgut UYAR

5 Ocak 2013 Cumartesi

Akdeniz'in Ufka Doğru Mora Çalan Mavisi


Yaz günleri beni hatırlamıyor. 
Salgılı bir hayvanla bitişiyorum yaz yaklaşınca 
yayılıyorum ortasına sevgili tüylerimin
geniş uykulardayım, muazzam uykularda 
yılların zulmünden haberim yok 
ne de sürgün taşralı kızlar korosundan 
geçiyor hazza yatkın dudaklarıyla gece 
canımın ilmekleri arasından. 

Beni artık kimseler arayıp da bulmasın 
beyaz harmanilerin göklere açık sofrasında 
yıktığım saltanatın dizinde inlediğim 
aşkın en tabanında yattığım anlaşılmasın 
çünkü ben çok gizli bir yanlışın 
dehşetengiz yeteneğini ölçmek için yepyeni bir hata için
iniyorum Akdeniz`e 
Meryemoğlu sanıp ben zavallı ademi
çarmıha çaktılar orda çok zaman önce. 
Çok zaman önceydi ki otobüsler 
mermer sütunlu şehirlerden sahil çardaklarına
nice yılgın havarilerle gidip geldi. 
Hepimiz, yani taflan çiğnemekle güzelleşen çocuklar
havariler karşısında harami 
gövdesinde hayvan kabarınca mecalsiz
 kutlu bir tan çıkarmayı denedik 
kayser makinasından
anneler 
sevecen gözyaşlarıyla korurdular bizi. 

Bizi sen ey beyhude ve baygın duyguların yırtıcısı 
sen ey loş çalgıları uykulardan çıkarıp 
Bahçelerin hayatına yerleştiren esrar 
bizi bırakmıştın
acı güller salınırdı kanımın raddelerinde 
ve ben güneş altında kendini bize öptüren neyse 
gece onun kimlerle buluştuğunu araştırdım
o zaman yalın yürek kaldım şiddetin çölünde
aldanışların çölünde korkudan
denize dilimi soktum ayaklarımdan önce.
Bu kadar, bu kadardı Akdeniz
aslı yokmuş dinlediklerimin
eski moda güneş sanrılarından 
bir şair cesedinden hiç farkı yok denizin. 

Yok ve yaz günleri beni hatırlamıyor 
boğulmuş hüznü gösteriyor bana memelerinden 
geçiyorum bir yakıcı maviden derinleştirilmiş mora 
geçiyorum ayaklarım altında kumları hıçkırtarak 
Kara yaz! Karanlık yaz! Kararan vücutlardan 
rıhtıma varmayan ceset elbette hatırlanmaz. 

(1974)
   
İsmet Özel

26 Aralık 2012 Çarşamba

İyi Günler İlerde Anneanne



İyi günler ilerde anneanne 
iyi günler ilerde 
bense yirmidört saatlik 
günlerdeyim anneanne 


rüyalarında senin ne kıyamet kopuyor 
ne de bir gül düşüyor dalından 
sen böyle istersin bilirim 
gülümseyerek anneanne 


oysa ne sarışın kızlar 
göz kırpıyor esmer delikanlılara 
ne de ortadoğu 
bir gül bahçesi oluyor 


yine de iyi günler 
ilerde anneanne 
esmerliğimiz 
kıyamet herkese 


halime bakıp üzülme anneanne 
bir bakarsın dayımla beraber 
ortak bir iş kurar 
belki bir süpermarket açarız 


ne dersin, kasada da 
muzaffer durur, gülümseyerek 
yok yok olur, dandy, pop-corn 
ve kalve çorba satarız. 


kahrolsun amerika deriz sonra 
kahrolsun fransa için ve mançurya 
kahrolur biz böyle deyince 
devr-i daim düzeniyle dönen dünya 


mançurya da kahrolur 
niye kahrolacaksa 

anneanne, müzmin 
başağrılarım artıyor 
işte yaşamak bu deyip dostlar 
müttefiklere gülümsediğinde 



anneanne, ah anneanne 
çıkış yok ve bu tereke 
rahmetli dedemin yüreğinden 
daha eski bir mesele 



yüreğimiz bölüştürülemez 
iyi günler ilerde 
sade ekmeği bildiğimiz 
günler geçmişte 
ve güzeldi anneanne 
şimdi ekmek dile gelse 
boğazımızdan geçişine 
utandığını söylerdi 


iyi günler yok! 
iyi günler yok anneanne 
kıyamet bize 
kıyamet bize 
kıyamet bize 
kıyam/et bize 

Hüseyin Atlansoy 








5 Aralık 2012 Çarşamba

Penye ve Hakikat



iyiydik. penyelere inanıyorduk
doğum günü şarkılarına, pastalara ve mumu üfleyen kişiye
iy ki doğmuş olmanın neşeli gerekliliğine
kimyaya, ölçü ve tartı aletlerine inanıyorduk
adı fatma, fatma’ya hemen inanıyorduk
sergio leona’ya, elektrik enerjisine
adı ali, ali’ye niçin inanmayalım
iyiydik

ikinci tokatları kültürel fark kuramıyla açıklıyorduk
birincisi doğaçlamaydı zaten
üçüncü tokat ama insan haklarına aykırı
insan haklarına inanıyorduk
john locke’a ve john wayne’e
bir yerden bir yere gitmeye inanıyorduk
montlara, pamuk tarlalarına, virginia tütününe
ölülerin yönetimindeki dirilerin savaşına
ama en çok penyelere
“lili marlen şarkısı ne kederlidir”
aldık, kabul ettik; çok kederlidir
buralarda bir yerdeydi, ona da inanıyorduk
her neydiyse zaten şüphe yok inanmamıza
el kameralarına, merhamete… reno toros’a
nerdeyse iman edecektik üretimden kalkmasa
iyiydik

penyelere inanıyorduk. monogamiye ve sürprizlere
sürpriz diyen bir ağzın kibirli büzülüşüne
bikini adasına ve bahçıvan pantolonlara
kremlere ve troçki’nin dürüst biri olduğuna nedense
kiraz zamanına, tanpınar’ a
istanbul dünya başkentidir cümlesine ve kepekli pirince
kayıp kardeşlere, ölü dillere, mühendislere
kayıp kardeş fikrinde kulağa hoş gelen bir şey yok mu
jodie foster’a ; hep beraber
elmalılı tefsirine, bir kısmımız
çok azımız karabaş tecvidine
terlemeye, rutubete, madonna’ya
vatan değerli bir arsadır, millî emlakçılara
devlet demiryollarına ve halkın karayollarına
çift güllü yasin kitaplarına
mor beyaz afyon çiçeklerine değil ama
bir daha: çift güllü yasin kitaplarına
kendine iyi bak dileklerine; görüşürüz
niye görüşeceksek
şadırvanlara, antik dünyaya; roma ve üç kıtaya
sözleşmelere ve sosyal sigortalara
yerlere tükürmemeye
-göklere tükürebilirsiniz-
israiloğulları israilkızlarını öldürürken
iyiydik, penyelere inanıyorduk

Osman KONUK