1 Temmuz 2014 Salı

Bir Haziran Tüketimi Üstüne

nasıl hatırlamazdı birisi
bir gün, bir yaprağı yaşadığını


verimli bahçesinde mutsuzluğun 
okuyup eksildiğini, gazeteleri. 

haziran sancılı bir ülkedir kalbimize 
kısa öğle vakitlerinde yaşadığımız 
bir kırmızı diye kullandığımız 
ve ara sıra 
öyle sandığımız. 


nasıl hatırlamazdı uğultuları ve 
zabıt katipleri arasında 
bir gün, bir yaprağı yaşadığını 


ve kapıyı açınca çöp tenekesi 
bir haziran tenekesi 
yeşil salataların ve 
kalkan düğmelerinin ve 
deniz ölülerinin doldurduğu 
ve 
çekip içine en olumsuz sürekliliği 
omuzsuz ve süreksiz bir adam 
kemer yerine askı kullanan bir adam 
ve ara sıra öyle sandığımız 
cinsellik yerine acemilikle aşkı kullanan bir adam. 


nasıl hatırlamazdı gidip gelmeler ve 
basımevlerinden ve limonatalardan ve 
çarşambalardan ve limonata satanlardan ve 
adliye saraylarından artan 
bir günü, 
bir yaprak gibi yaşadığını. 

o güvercin bir at gibi bitirdi haziranı 
büyük burun deliklerinde bir telaşı soluyarak 
bizim özenle azar azar kullandığımız 
kırmızı bir şey diye kullandığımız 
bir delikanlının azar azar kullandığı ve 
güllerin limonların ve hastanelerin 
reçetelerle, dolmuşlarla ve güzelliklerle ve 
herkesin öyle sandığı. 

Turgut Uyar

3 Haziran 2014 Salı

Ben Senden Önce Ölmek İsterim



Ben 
senden önce ölmek isterim. 
Gidenin arkasından gelen 
gideni bulacak mı zannediyorsun? 
Ben zannetmiyorum bunu. 
İyisi mi, beni yaktırırsın, 
odanda ocağın üstüne korsun 
içinde bir kavanozun. 
Kavanoz camdan olsun, 
şeffaf, beyaz camdan olsun 
ki içinde beni görebilesin... 
Fedakârlığımı anlıyorsun : 
vazgeçtim toprak olmaktan, 
vazgeçtim çiçek olmaktan 
senin yanında kalabilmek için. 
Ve toz oluyorum 
yaşıyorum yanında senin. 
Sonra, sen de ölünce 
kavanozuma gelirsin. 
Ve orda beraber yaşarız 
külümün içinde külün, 
ta ki bir savruk gelin 
yahut vefasız bir torun 
bizi ordan atana kadar... 
Ama biz 
o zamana kadar 
o kadar 
karışacağız 
ki birbirimize, 
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz 
yan yana düşecek. 
Toprağa beraber dalacağız. 
Ve bir gün yabani bir çiçek 
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse 
sapında muhakkak 
iki çiçek açacak : 
biri sen 
biri de ben. 
Ben 
daha ölümü düşünmüyorum. 
Ben daha bir çocuk doğuracağım. 
Hayat taşıyor içimden. 
Kaynıyor kanım. 
Yaşayacağım, ama çok, pek çok, 
ama sen de beraber. 
Ama ölüm de korkutmuyor beni. 
Yalnız pek sevimsiz buluyorum 
bizim cenaze şeklini. 
Ben ölünceye kadar da 
bu düzelir herhalde. 
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde? 
İçimden bir şey : 
belki diyor. 

Nâzım Hikmet

1 Haziran 2014 Pazar

Salaş Bir Ruhun Güncesi




Öyle anlar gelir ki hayatımızın içerisinde bir an durup düşünmeye bile vaktimiz olmaz tek istediğimiz yapılması gereken işleri yerine getirmektir, bir rekabet vardır içimizdeki mükemmeliyetçilik ve özgürlük arasında. Durmadan, dinlenmeden, içimizdeki sesi dinlemeye bile tenezzül etmeden çabalarız günü kurtarmaya.

Çocukken hayallere dalıp gitmek hepimiz için eğlenceliydi. Zaman ilerledikçe , biz büyüdükçe bazılarımız vardır içindeki hırsa sadık bir hizmetkar olmuştur ve içindeki en iyi hayatı yaşama uğruna düşmüşlerdir kollarına zamanın. Onlar için en iyi hayat kendi arzuları ve hisleri uğruna kazanılan bir yaşam olmamıştır, başka birinin arzularını ve onun yaşamak istediği hayatı kendi üzerilerinde deneyen gönüllü deneklerden ibaretlerdir aslında. Farkında olmadan geçer gider ellerinde avuçlarında ne varsa, zengin olmak için adanmış bir yaşam, kalbindeki sevgiyi paylaşamadığı saçma sapan işlerle geçen boşa gitmiş günler.

Aslına bakarsanız hiçbir zaman büyümeye çabalamadım, çocukken kurguladığım dünyaların her birini unutmamaya özen gösterdim, severdim o tanımlaması güç saflığın hakim olduğu yaşamın tadını. Etrafımızda bizden en iyisini yapmamızı isteyenlerin yanında boğulduğumu, yaşamı hissetmeyi unuttuğumu anladığımda çırpınışlarımın boşuna olduğunu bilirdim onların dünyasındayken ne kadar saflığa erişebilirdim ki. Hani bir çift ayakkabı alındığında günlerce onun heyecanını yaşayan, mutluluktan gözü hiç bir şey görmeyen çocuğun saflığından söz ediyorum.

O kadar klişeleşmiştir ki hayatlarımız, uğruna kaybedecek bir şeyimiz olmadığı halde bırakıp gidemediğimiz şeylerin hiçbirinden kopamayız, korkarız. Korkmak doğaldır, kalbindeki heyecanı ateşleyen, seni uyanık tutan bir bekçi gibidir korku alışırsınız zamanla varlığına.

Kaçımız bir akşamüstü aklımıza düşen serseri bir düşüncenin peşinden yollara düşebilecek kadar cesuruz. Korkuya güvenerek düşmek, bilmediğin yollara… Benim ilk yalnız yolculuğum böyle başlamıştı. Korkuyordum kaldırım taşlarının yabancı olduğu, sokaklarını tanımadığım bir şehrin ortasında amaçsızca dolaşmaktan. Aklımda belli belirsiz düşünceler dolaşıyordu. Aşık olduğum kız, arkadaşlarım, ailem ne yapıyorlardı acaba şimdi? Hiç kimseye haber vermeden bir kağıt kalemle ve sırt çantasıyla çocuğunu gezmeye çıkaran bir baba misali gezdiriyorum ruhumu. Hissetmesini istiyorum yaşamı, her şeyden uzak herkesten uzak, zamanın ortasında güvenli ve sıcacık bir anın içinde anlamasını yaşamanın ne demek olduğunu. O kızın aklına düşmediğim bir sabaha, uyanmasını hayal ediyorum güneşin şehre gelişini seyrederken.

Yola çıkmak, tüm insanlık hallerinden sıyrılıp bambaşka bir yaşamın kurallarına alışmayı öğrenmek gibidir. Duygusal kirlilikler yoktur çevrende, tüm gördüğün insanları hep iyi hatırlayacaksın onların hayatına bir reklam filmi gibi gireceksin belki başka bir yerde veya zamanda karşılaşa bilmenin heyecanı olacak aklının bir ucunda. Böylece yaşayabiliyorsun işte her insanın kaderinde ayrı ayrı. Onlar belki unutacaklar seni, şehir değişecek belki senden sonra ama sen bir masalı yaşamış gibisindir ve unutamayacağın bir saflığın içinde bulursun kendini birdenbire. Uğultulu bir sarhoşluk gibi gelip geçecek dağlar, ovalar, denizler.. Gökyüzünün ayaklarının altından başladığını düşüneceksin, gözlerini kapattığında dalgaların üzerinde hızla uçtuğunu göreceksin yükseleceksin, bir an yemyeşil bir dağın yanından geçeceksin zirvesinde karı olan. Sonra doymayacak kalbin sevgiye, daha çok seveceksin her şeyi belki şehrin hüzünlü bir rüyasını paylaşacaksın gün batarken, seni unutmaması için kendinden bir şeyler bırakacaksın orada ve tekrar başlayacak her şey yeniden. Köksüz bir yaşamanın ne demek olduğunu anlayacaksın aslında bambaşka biri olduğunu düşüneceksin, sevdiğin arkadaşlarınla ilgili hayaller sürekli gelecek aklına. Durmadan gideceksin, sonu olmayacak bir yokluğun peşinde, kalbinin boşluğunu olabildiğince doldurarak, hüsranla biten aşklarını, uzun zamandır görmediğin arkadaşlarını hatırlayacaksın ve biraz daha kavrayacaksın her şeyi.

Yolculuğa çıkmak aslında bir bakıma kendimizle baş başa kalmaktır. Herkes çocukken kurduğu hayalleri hüzünle anımsamaya, masalların gerçekliğine inanmamaya alışkındır çünkü korkarlar kaybedenlerden biri olmaktan, hayat bir çizgi üzerinde akıyor gibidir çizgiyi bırakırsam bir daha geri dönemezsem diye. Aslında kendi içimizdeki sesi dinlemeyi becerebilsek sabretsek. O zaman anlayacağız gerçekten niye soluk alıp verdiğimizi, hayal kurmanın, yollara düşmenin korkutucu bir şey olmadığını ve bunların çılgınlık olmadığını. İnsanın doğasında var bunlar, ilk yolculuğumda korkmuştum ama o korku beni uyanık tutmuştu ve sonrasında hayatımda ilk defa bu kadar özgür hissetmiştim kendimi.

Taş merdivenlerden koşarak aşağıya indim ve eski taş bir evin köşesinde merdivenlerin korkuluğuna çıkıp denize doğru bakıp mutluluktan çığlık atmıştım, utanmadan veya çekinmeden kimseden işte buydu, anlıyordum. Yaşamak istediğim buydu, köksüz bir yaşamanın ne demek olduğu, ortadaydı her şey.

Uğultulu bir sarhoşluk gibi,
Gözlerini kapattığında dalgaların üzerinde uçacaksın,
Arayışının hiçbir zaman sonu gelmeyecek...

Jim Morrison

25 Mayıs 2014 Pazar

Sarhoş Gemi



Ölü sularından iniyordum nehirlerin
Baktım yedekçilerim iplerimi bırakmış;
Cırlak kızılderililer, nişan almak için
Hepsini soyup alaca direklere çakmış.

Bana ne tayfalardan; umurumda değildi
Pamuklar, buğdaylar, Felemenk ve İngiltere;
Bordamda gürültüler patırtılar kesildi;
Sular aldı gitti beni can attığım yere.

Med zamanları, çılgın çalkantılar üstünde,
Koştum, bir çocuk beyni gibi sağır, geçen kış
Adaların karalardan çözüldüğü günde
Yeryüzü böylesine allak bullak olmamış.

Denize bir kasırgayla açıldı gözlerim;
Ölüm kervanı dalgaları kattım önüme;
Bir mantardan hafif, tam on gece hora teptim;
Bakmadım fenerlerin budala gözlerine.

Çocukların bayıldığı mayhoş elmalardan
Tatlıydı çam tekneme işleyen sular;
Ne şarap lekesi kaldı,ne kusmuk, yıkanan
Güvertemde; demir, dümen ne varsa tarumar.

O zaman gömüldüm artık denizin Şi’rine,
İçim dışım sütbeyaz köpükten, yıldızlardan,
Yardığım yeşil maviliğin derinlerine
Bazan bir ölü süzülürdü, dalgın ve hayran.

Sonra birden mavilikleri kaplar meneviş
Işık çağıltısında, çılgın ve perde perde,
İçkilerden sert, bütün musikilerden geniş
Arzu, buruk ve kızıl, kabarır denizlerde.

Gördüm şimşekle çatlayıp yarılan gökleri,
Girdapları, hortumu; benden sorun akşamı,
Bir güvercin sürüsü gibi savrulan fecri,
İnsana sır olanı, gördüğüm demler oldu.

Güneşi gördüm, alçakta, kanlı bir ayinde;
Sermiş parıltısını uzun, mor pıhtılara.
Eski bir dram oynuyor gibiydi, enginde,
Ürperir uzaklaşan dalgalar sıra sıra.

Yeşil geceyi gördüm, ışıl ışıl karları;
Beyaz öpüşler çıkar denizin gözlerine;
Uyanır çın çın öter fosforlar, mavi, sarı;
Görülmedik usareler geçer döne döne.

Azgın boğalar gibi kayalara saldıran
Dalgalar aylarca sürükledi durdu beni
Beklemedim Meryem’in nurlu topuklarından
Kudurmuş denizlerin imana gelmesini.

Ülkeler gördüm görülmedik, çiçeklerine
Gözler karışmış, insan yüzlü panter gözleri
Büyük ebem kuşakları gerilmiş engine,
Morarmış sürüleri çeken dizginler gibi.

Bataklıklar gördüm, geniş, fıkır fıkır kaynar;
Sazlar içinde koskoca bir ejderha,
Durgun havada birdenbire yarılır sular,
Enginler şarıl şarıl dökülür girdaplara.

Gümüş güneşler, sedef dalgalar, mercan gökler;
İğrenç leş yığınları boz bulanık koylarda;
Böceklerin kemirdiği dev yılanlar düşer.
Eğrilmiş ağaçlardan simsiyah kokularla.

Çıldırırdı çocuklar görseler mavi suda
O altın, o gümüş, cıvıl cıvıl balıkları.
Yürüdüm, beyaz köpükler üstünde, uykuda;
Zaman zaman kanadımda bir cennet rüzgarı.

Bazan doyardım artık kutbuna, kıtasına;
Deniz şıpır şıpır kuşatır sallardı beni;
Garip sarı çiçekler sererdi dört yanıma;
Duraklar kalırdım, diz çökmüş bir kadın gibi.

Sallanan bir ada, üstünde vahşi kuşların
Bal rengi gözleri, çığlıkları, pislikleri;
Akşamları, çürük iplerimden akın akın
Ölüler inerdi uykuya gerisin geri.

İşte ben o yosunlu koylarda yatan gemi
Bir kasırgayla atıldım kuş uçmaz engine;
Sızmışken kıyıda, sularla sarhoş; gövdemi
Hanze kadırgaları takamazken peşine.

Büründüm mor dumanlara, başıboş, derbeder,
Delip geçtim karşımdaki kızıl semaları;
Güvertemde cins cins şaire mahsus yiyecekler;
Güneş yosunları, mavilik medusaları.

Koştum, benek benek ışıkla sarılı teknem,
Çılgın teknem, ardımda yağız deniz atları;
Temmuz güneşinde sapır sapır dökülürken
Kızgın hunilere koyu mavi gök katları.

Titrerdim uzaklardan geldikçe iniltisi
Azgın Behemotların, korkunç Maelstromların.
Ama ben, o mavi dünyaların serserisi
Özledim eski hisarlarını Avrupa’nın.

Yıldız yıldız adalar , kıtalar gördüm; çoşkun
Göklerinde gez gezebildiğin kadar, serbest
O sonsuz gecelerde mi saklanmış uyursun
Milyonlarca altın kuş, sen ey gelecek kudret.

Yeter, yeter ağladıklarım; artık doymuşum
Fecre, aya, güneşe; hepsi acı, boş, dipsiz,
Aşkın acılığı dolmuş içime, sarhoşum;
Yarılsın artık bu tekne, alsın beni deniz.

Gönlüm Avrupa’nın bir suyunda, siyah, soğuk,
Bir çukurda birikmiş, kokulu akşam vakti;
Başında çömelmiş yüzdürür mahsun bir çocuk
Mayıs kelebeği gibi kağıttan gemisini.

Ben sizinle sarmaşdolaş olmuşum dalgalar,
Pamuk yüzlü gemilerin ardında gezemem;
Doyurmaz artık beni bayraklar, bandıralar;
Mahkum gemilerin sularında yüzemem


Arthur Rimbaud

Rainer Maria Rilke


"Uyuması için birine şarkı söylemek istiyorum, birisinin yanına oturup hareketsizce durmak. Seni sallayarak bir şarkı mırıldanmak istiyorum, tam uykuya dalacağın sırada seninle birlikte olmak. Evdeki tek uyanık kişinin ben olmasını, gecenin soğuk olduğunu tek bilenin. Hem içeriyi, hem de dışarıyı dinlemek istiyorum, senin içini, dünyanın ve ormanların. Saatler, zillerini ağır ağır çalıyorlar, ve sen zamanın aslına inebiliyorsun. Sokakta bir yabancı yürüyor ve yoldan geçen bir köpeği rahatsız ediyor. Ardından sessizlik geliyor. Gözlerimi sana, ellerimi uzatırcasına sunmuştum, karanlığın içinde bir şeyler kıpırdadığında, seni hafifçe tutup sonra da bırakmaları için.”


Rainer Maria Rilke

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Kırlardan Geliyorlar


kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber

elbette kırlardan kırlardan gelecekler

başka türlü nasıl güzelleşir bu akşamüstleri

söyleyin nasıl dayanılır dükkanlara depolara

bu katran kokusu başka türlü nasıl geçer



sonsuza varmadan bir önceyiz sanki

-o sayının da bir adı vardı unuttum -

her şey öyle saydam öyle madensel

kapıların kilitleri açık ve herkes uykusuz

hepsinin elinde bir saat bir sümbülteber



eskiden şaşardık bazı şeylerin yokluğuna

artık bu yokları var etmeyi usladık

ağaçları budadık omandan balıkları tuttuk denizden

hani bazı açılmaz sanılan kapıları omuzladık

çünkü herkesin elinde bir saat bir sümbülteber



hey koca dünya nasıl avucumuzdasın

nasıl da parlıyorsun ey gözleri maden

çözdüğüm bütün bulmacalardan zorludur yüreğin

elbette kırlardan gelecekler kırlardan

kırlardan gelecekler ellerinde sümbülteber



ey güzelim sümbül ve teber ey canım

gördüğüm sanki o değildi



sanki kuşlar albümünden bir maden


Turgut UYAR

28 Nisan 2014 Pazartesi

Bir Düşün İçinde Bir Düş




Alnına konsun bu öpüş!
Ve, şimdi senden ayrılırken,
İtiraf edeyim ki-
Günlerimi bir düş
Sayarken yanılmıyorsun;
Ama, umut gitmişse uzaklara
Bir gece ya da bir gün
Bir görüntüde ya da bir şeyde olmaksızın
Fark eder mi bu yüzden?
Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz
Yalnızca bir düşün içinde bir düş.


Kırılan dalgaların dövdüğü bir kıyının
Haykırışları içinde duruyorum:
Ve altın kum taneleri
Tutuyorum avucumda-
Ne kadar az! Ama nasıl da
Süzülüyorlar parmaklarımın arasından derinlere 
Ben ağlarken-ben ağlarken!
Ah Tanrım! Daha sıkı
Tutamaz mıyım onları?
Ah Tanrım! Tekini bile kurtaramaz mıyım acımasız dalgadan?
Bir düşün içinde bir düş mü
Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz?

Edgar Allan Poe

23 Nisan 2014 Çarşamba

Tragedyalar IV



Ya alkol olmasaydı. Bir uzun bardaklarımız vardı. Herkes

birbirinden artardı

Bulanık, bungun artardı

Kuru gök, kuru bir yağmur bırakırdı sesimize

Çok uzaklarda çok düşündüğümüz bir şey solar solar solardı

Meyhaneler biraz olsun solardı
İmgeler ve bütün çözüm yolları. Bardaklar
Bardaklar, o uzun bardaklar, dişi alkoller yani
Çiftleşip bırakırlardı sesimizi
Sirkler ve bütün sirkler, atlıkarıncalar öyle
Çılgınca dönerlerdi sesimizde
Biz bütün görme gücüyle görürdük sesimizi
Renksizdi
Ve nasıl kirliydi ki, her günkü kuşkulardan
Her türlü engellerden, aşklardan ve kurallardan
- Sesimizi duyuyor musunuz. Hayır!
- Sesimizi duyuyor musunuz. Evet!
Yani işte böyle biz
Tek anlamlı iki söz parçası olan.

Biz bir de çok eski zamanlardan kalmış olurduk. Ve bir de
Sert içkiler içerdik - Bu tuhaf akşamları kim çizdi
Öyküsü tanrılardan ve açık denizlerden derlenen
Bu tuhaf akşamları kim çizdi
Güçlü bir soluk tarafından ve hırsla

Ve kirli
Ve büyük bir sirk çadırı gibi, uçsuz bucaksız
Bu tuhaf akşamları kim çizdi
Biz içkiler içerken.

Biz içkiler içerken cam kapılar yeryüzünü keserdi
Düşük organlarıyla kadınları keserdi
Biz içkiler içerken
Kesilince giderdi
Cam kapılar dönerdi, dünyacığımız kanardı
Cam kapılar dönerdi
Gökboyu giderlerdi bir saydamlığı akıtıp
Doğanın gizlerine ve bütün rahimlere
Gökboyu giderlerdi
Tezgâhlar bira çekerdi
Tezgâhlar bira çekerdi, çürük ot oralarda kokardı
Çürük ot, çürük ot..
Oralarda kokardı
Sonra hep eski zamanlardan kalmış olurduk, o tenha
Bahçelerde, tasvirlerde, bir garip kum sarılığında
Olmuş olurduk
Sonra birden çağımıza girerdik. O çılgın
Atlarımız, örtülerimiz alkolden
Anılarımız, içgüdülerimiz
Ve büyük çıplaklığımız alkolden
Alkolse biraz olsun alkolden yaratıldığımız
Tanrımız bilincimiz tanrımız
Çağımıza girerdik.

Çağımıza girerdik, kaygan ve boyutsuz bir anlam biçiminde
Kurumuş bir kan kokusu ağzında
Kemikten bir av borusu tadında
Ağrılı bir hayvanın benekleri üstünde
Çağımıza girerdik
Çağımıza girerdik, çiftleşip bırakırdık çağımızı
Bırakınca giderdik
Bırakınca giderdik. Sonra her şey giderdi. Ve artık
Bir silah patlasa, bir kurşun
Doğayı baştanbaşa kanatan
Bir kurşun olurdu. İçkilere dönerdik.
Çünkü başka ne vardı, alkoller bizi yıkardı
Sığ denizler gibiydi alkol, geçerdi üstümüzden
Ve birden bırakırdı bizi
Biz öyle kalırdık da çakıllamış ve beyaz
Seslerimiz birbirinden artardı.

Çünkü yalnız o vardı, o alkol biçiminde olmak
O sonsuz buruşukluk
O sonsuz buruşukluk: ya alkol olmasaydı
Ya alkol olmasaydı

Ve alok olmasaydı biz ölümsüz kalırdık
Dayanılmaz acısında bir ölümsüzlüğün
Biz öylece kalırdık
İmgelerin ve bütün çözüm yollarının bir öte dünyasında
Yani bir gerilimde, her şeyin bir kavram olup aktığı kanımızda
Oralarda
Sevişirken kalırdık
Akarsular alkollere girer kalırdı
Balıklar soğuk soğuk devinirdi, kalırdı
İçe ingin gözlerimiz vardı, kalırdı
Bir sessizlik gününün durmadan kutlandığı
Oralarda kalırdı.

Çünkü yalnız o vardı, o alkol biçiminde olmak
O sonsuz buruşukluk
O sonsuz buruşukluk: ya alkol olmasaydı
Ya alkol olmasaydı.

Herkes nerelerden olsa biraz sarkardı
Bir şeyden, bir olaydan, korkunun ilk yerinden
İşkenceler biraz olsun sarkardı
Ve duvar kâğıtları sarkardı ve sinek pislikleri, ampuller
İntihar zabıtları sarkardı
Evraklar, çekmeceler
Telefonlar biraz olsun sarkardı
Ve sesler örtmek için sesleri, sarkardı
Ve eller
Çürükler, sinir uçları
Bir korkunçluk gününün durmadan kutlandığı
Sert duvarlar beyaz beyaz kanardı
Ve polis müdürleri sarkardı kuşkunun ilk yerinden
Belki de bir cümleden: bütün işkencelere rağmen konuşmaz!
Diye harfler öyle öyle sarkardı
Ve cezaevleri sarkardı ve ıslak tabutlukar
Ve kurallar sarkardı, yasalar sonra sarkardı
Bir şeyden, bir olaydan, acının ilk yerinden
Herkes nerelerden olsa biraz sarkardı.


KORO

Ellerin ve bütün eylemlerin biraz olsun sarktığı
Sizi yok saymaya geldiklerinin anlamıyla
Şimdi bir anlama geldiğigiller çağı.


EPİSODE

Ya alkol olmasaydı. Bir uzun bardaklarımız vardı. Herkes
birbirinden artardı
Bulanık, bungun artardı
Kuru gök, kuru bir yağmur bırakırdı sesimize
Çok uzaklarda çok düşündüğümüz bir şey solar solar solardı.

Edip Cansever

19 Nisan 2014 Cumartesi

Kendini İmha Etmenin Kaynakları


Omuzlarımızın ve düşüncelerimizin üzerinde ağır yüklerle bir hapishanede doğmuşuz; kesip atma imkanı bizi bir sonraki gün yeninden başlamaya teşvik etmese, tek bir günün bile sonunu getiremezdik... Bu dünyanın prangaları ve solunmaz havası her şeyi elimizden alır, kendimizi öldürme özgürlüğü hariç; bu özgürlük de, bunaltıcı ağırlıkların üstesinden gelen bir kuvvet ve gurur verir bize.

Kendi hükmünü mutlak olarak elinde bulundurmak ve bunu kullanmamak... Bundan daha esrarengiz bir yetenek var mıdır? İntiharın mümkün olduğu tesellisi, soluksuz kaldığımız o mekanı sonsuz bir alana çevirir. Kendimizi yok etme fikri, buna ulaşma yollarının çokluğu, kolaylığı ve yakınlığı sevindirir ve ürkütür bizi; zira kendimiz hakkında geri dönüşsüz bir şekilde karar verdiğimiz o hareketten daha basit ve korkunç bir şey yoktur. Tek bir anda bütün anları ortadan kaldırırız; bunu tanrı bile yapamazdı. Fakat palavracı iblisler olduğumuzdan sonumuzu erteleriz: Özgürlük gösterişinden, kibrimizin oyunundan nasıl vazgeçebilirdik ki?..

Kendini ortadan kaldırmayı hiç tasarlamamış; ipin, kurşunun, zehirin ya da denizin yardımına başvurabileceğini hiç hissetmemiş kişi, aşağılık bir kürek mahkumudur; ya da evrenin leşi üzerinde sürünen bir solucan... Bu dünya elimizden her şeyi alabilir, bize her şeyi yasakayabilir, ama kendimizi yok etmemizi engellemeye kimsenin gücü yetmez. Bütün aletler buna yardımcı olurlar, bütün uçurumlarımız buna davet ederler bizi; ama bütün içgüdülerimiz de karşı çıkar. Bu karşıtlık ruhumuzda çıkışsız bir çatışma geliştirir. Hayat üzerine düşünmeye, onda dipsiz bir boşluk keşfetmeye başladığımızda, içgüdülerimiz kendilerine çoktan rehber süsü vermiş ve fiillerimizi yönlendirmeye başlamışlardır bile; ilhamımızın kanatlanmasını ve serbestleşerek yumuşamamızı frenlerler. Eğer doğduğumuz anda, ergenlikten çıışımızdakik kadar bilinçli olsaydık, beş yaşında intiharların alışılagelmiş bir olgu, hatta bir saygınlık sorunu olacağı muhtemelden de öte bir gerçektir. Ama çok geç uyanırız: Tefekkür ve hayal kırıklıklarımızın bizi yönelttiği sonuçlardan ancak şaşkınlığa kapılabilecek olan içgüdülerin mevcudiyetiyle döllenmiş yıllar durur karşımızda. Tepki de gösterirler; bununla birlikte, özgürlüğümüzün bilincine varmış olan bizler, istifade etmediğimiz için daha da cazipleşen bir çözümünün efendisiyizdir. Günlere, dahası gecelere tahammül etmemizi sağlar bu; artık ne yoksuluzdur, ne de husumet tarafından eziliyoruzdur: Üstün kaynaklar vardır elimizde. Bunlardan hiç yararlanmasak ve sonumuz geleneklsel son nefesle gelse bile, vazgeçişlerimizde bir hazineye sahip olmuş oluruz: Her birimizin kendi içinde taşıdığı intihardan daha büyük bir zenginlik var mıdır?

Dinlerin kendi elimizle ölmeyi yasaklamalarının nedeni, bunda, tapınakları ve tanrıları aşağılayan bir itaatsizlik örneği görmeleridir. Orleans Konsili intiharı cinayetten daha vahim bir günah gibi değerlendiriyordu; çünkü katil her zaman nedamet getirebilir, kendini kurtarabilir, oysa kendi hayatına kasteden kişi selametin sınırlarını aşmıştır. Fakat kendini öldürme eylemi zaten radikal bir selamet formülünden çıkmaz mı yolar? Hiçlik de ebediyetle eşdeğer değil midir? Yalnız varlık, evrenle savaşmak ihtiyacında değildir; o, son ihtarı kendine verir. Sonsuza değin olmak özlemini de duymaz pek; eğer benzersiz bir fiille, mutlak bir biçimde kendisi olduysa... Göğü ve yeri de kendini reddettiği gibi reddeder. Hiç değilse, özgürlüğü sürekli gelecekte arayanların bulamadığı bir özgürlük bütünlüğüne varmış olacaktır...

Şimdiye kadar hiçbir kilise, hiçbir belediye intihara karşı muteber bir gerekçe icat etmemiştir. Hayatı artık kaldıramayan kişiye ne söylenebilir? Hiç kimse başkasının yüklerini kendi üzerine alacak halde değildir. Diyalektiğin elinde, tartışılmaz ıstırapların ve teselli bulmamış binlerce apaçık olayın saldırısına karşı hangi güç vardır? İntihar, insanın ayırt edici özelliklerinden, keşiflerinden biridir; hiçbir hayvan bunu yapamaz ve melekler ancaj farkına varabilir; intiharsız insan gerçekliği, daha az merakadeğer ve daha renksiz olurdu: Sonuca bağlanan çeşitli yolları ve yeni çözümleri trajediye sokacak olsa bile, tuhaf bir iklimin ve kendi estetik değerleri olan bir ölüm imkanları dizisinin noksanlığı hissedilirdi.

Olgunluklarının delili olarak canlarına kıyan antik bilgeler, modernlerin hafızasından çıkmış olan bir intihar öğretisi yaratmışlardı: Dehasız bir can çekişmeye adanmış bizler, ne aşırılıklarımızın yaratıcısıyız ne de vedalarımızın belirleyicisi.Son, artık bizim sonumuz değildir: Sayesinde yavan ve yeteneksiz bir hayatı bağışlatabileceğimiz yegane bir girişimin üstünlüğü noksandır, tıpkı yüce bir kinizmin ve eski görkemli can verme sanatının da noksan olması gibi... Ümitsizliğie talim eden ve kendini kabullenen cesetleriz; kendimize rağmen hayatta kalırız ve yalnızca yararsız bir formaliteyi yerine getirmek için ölürüz: Sanki hayatımız, sadece ondan kurtulabileceğimiz anı ileri atmamıza bağlıymış gibi...

Emil Michel Cioran - Çürümenin Kitabı

5 Nisan 2014 Cumartesi

Dinle Küçük Adam




...

Sana kendi içimdeki küçük adamı anlatmakla işe başlayacağım...

"... ben ne kızıl, ne kara, ne de beyazım. ben hristiyan, yahudi, müslüman, mormon, poligam, homoseksüel, anarşist ya da boksör de değilim.ben bir kadını/erkeği, onunla evli olduğumu kanıtlayan evlilik cüzdanına sahip olduğum ya da cinsel açlığımı doyurabilmek için değil, gerçekten sevip ona değer verdiğim için kucaklarım.ben çocukları dövmem, balık tutmam, karaca ya da geyik avlamam. ama hedefi onikiden vururum.ben briç oynamam ve öğretilerimi yaygınlaştırmak için partiler vermem. eğer öğretim doğruysa zaten o kendiliğinden yaygınlaşacaktır.eğer benden daha iyi hekim değilse, çalışmalarımı bir tıp yöneticisinin eline bırakmam. ve buluşlarıma kimin hükmedeceğine ya da etmeyeceğine ben karar veririm.ben yasal kurallara anlamlı oldukları sürece tam olarak uyarım ama aşılmışlarsa ya da anlamsızlarsa onlarla mücadele ederim. (hakime koşma hemen küçük adam, çünkü o da dürüst bir insansa aynı şeyi yapar.)ben çocukların ve gençlerin bedensel aşklarını yaşamalarını ve rahatsız edilmeden tadını çıkarmalarını isterim.ben insanların doğru dürüst dindar olmak için aşk yaşamlarını yıkacaklarına, bedenlerine ve ruhlarına zarar vereceklerine inanmıyorum.ben senin 'tanrı' olarak adlandırdığın şeyin gerçekten var olduğunu ama senin düşündüğünden farklı, senin içinde ve dışında, vücudundaki sevgi olarak, dürüstlüğün olarak ve doğayı hissetmen olarak bir kozmik temel enerji olduğunu biliyorum...

... sana şunu söyleyeyim küçük adam; içindeki en iyi şeylerin anlamını yitirdin. onu boğdun başkalarında, çocuklarında, karında, kocanda, babanda, annende, nerede gördüysen orada onu öldürdün. sen küçüksün ve küçük kalmak istiyorsun küçük adam..."

"...dinle küçük adam!

sana "küçük adam", "sıradan insan" diyorlar; yeni bir çağ, "sıradan insan çağı" başladı diyorlar. bunu söyleyen "sen" değilsin küçük adam. onlar söylüyor bunu, büyük ulusların başbakanları, koltuklanmış işçi liderleri, kentsoylu ailelerin tövbekar evlatları, devlet adamları söylüyor, filozoflar söylüyor sana bunu. geleceğini eline veriyor, geçmişinden hiç sual etmiyorlar.

korkunç bir geçmişin mirasçısısın sen küçük adam. mirasın, avucunun içinde alev alev yanan bir elmastır. bunu sana söyleyen, benim; beni dinle.

her doktor, her ayakkabıcı, teknisyen ya da eğitimci, işini doğru dürüst yapmak ve yaşamını kazanmak için, eksikliklerini bilmek zorundadır. birkaç on yıldır, şu yeryüzünde yönetici rolü oynamaya başlamış bulunuyorsun. insanlığın geleceği, senin düşüncelerine ve senin yapacağın şeylere bağlıdır. ama öğretmenlerin ve efendilerin, aslında nasıl düşündüğünü ve gerçekte ne olduğunu söylemiyorlar sana; seni kendi geleceğine egemen olma yetisi verebilecek yönde eleştiren ve bu eleştiriyi dile getirme yürekliliğini gösteren tek kişi yok. yalnız bir anlamda "özgürlüğüne sahip"sin sen; kendi yaşamını yönetmeyi öğrenmeme ve kendini eleştirmeme özgürlüğüne sahipsin.

şöyle bir yakınmayı hiç duymadım senin ağzından: "gelecekte kendimin ve dünyamın efendisi olmak yolunda yürütüyorsunuz beni, peki ama, insanın nasıl kendi kendisinin efendisi olacağını anlatmıyorsunuz hiç, düşünce ve davranışlarımdaki yanlışları bana söylemiyorsunuz."

yönetimi elinde tutan kişilerin, "küçük adamı" yönetmelerine izin veriyorsun. ama sen, hiç sesini çıkarmıyorsun. yönetimi elinde tutan güçlülere, ya da kötü niyetli güçsüz adamlara seni temsil etme yetkisini veriyorsun. her seferinde aldatıldığını anlıyorsun, ancak bunu anladığında, iş işten geçmiş oluyor."

"...yaptığın her şey eğreti, küçük adam: evini bir kum tepeciğinin üzerine kurmuşsun, yaşamın, kültürün ve uygarlığın, bilimin ve tekniğin, sevgin ve çocuklarına verdiğin eğitim, hep eğreti. bunu bilmiyorsun, bilmek de istemiyorsun; sana bunu söyleyen büyük adamı da öldürüyorsun.

büyük bir bunalım içinde, gelip gelip aynı soruları soruyorsun:

"çocuğum çok inatçı, her şeyi kırıp döküyor, geceleri karabasanlarla uyanıyor, aklını derslerine veremiyor, kabızlık çekiyor, benzi soluk, yüreği katı. ne yapmalıyım? bana yardım et!"

ya da: "karım bana karşı cinsel istek duymuyor, beni hiç sevmiyor. bana işkence ediyor, sinir nöbetlerine tutuluyor, bir yığın erkekle geziyor. ne yapmalıyım? söyle!"

ya da: "yeni ve çok daha öldürgen, korkunç bir savaş patladı; oysa biz tüm savaşları önlemek için yapmıştık son savaşı. şimdi ne yapacağız?"


ya da: "varlığıyla övündüğüm uygarlık, enflasyon nedeniyle çöküyor. milyonlarca insan yiyecekten yoksun, ölüm açlığı içindeler, birbirlerini öldürüyor, çalıp çırpıyor, insanlıktan çıkıyorlar. umutlarını yitirdiler. ne yapmalıyız?"

"ne yapmalıyım?", "ne yapabilirim?"... sonsuz geçmişten beri, yüzyıllardır aynı soruyu soruyorsun.

"hakikati güvenliğe yeğ tutan bir yaşam biçimi içinde elde edilen büyük başarı ve bulgunun yazgısı şudur: senin tarafından büyük bir açgözlülükle yalanıp yutulmak ve sonra gene senin tarafından dışkı olarak atılmak."

büyük, yürekli ve yalnız olan birçok adam, ne yapman gerektiğini çoktan söyledi sana. onların öğretilerini çarpıttın, kırıp döktün ve ortadan kaldırdın. her seferinde onları ters tarafından yakaladın; büyük hakikati değil de küçücük yanlışı yaşamının yol göstericisi olarak gördün; hristiyanlıkta, toplumbilim öğretisinde, halkın egemenliği konusunda, yani kısacası, elini değdirdiğin her konuda büyük doğruyu değil, küçük yanlışı seçtin. bunu neden yaptığını soruyorsun,ha? bu sorunun ciddi olduğunu sanmıyorum. sorunu yanıtlarsam, hakikati işittiğinde önüne geleni öldürecek denli öfkeleneceksin:

evini derme-çatma kurdun ve bütün bunları böyle yaptın, çünkü "içinde yaşamı duyma" yetisinden yoksunsun; çünkü çocuklarındaki sevgiyi daha doğmadan öldürüyorsun; hiçbir canlı ifadeye, hiçbir özgür, doğal davranışa karşı hoşgörülü davranamazsın, doğallığa dayanamazsın çünkü. dayanamadığın için de, korkuyor ve şunu soruyorsun: "bay jones ne der?", "yargıç smith ne der acaba?"

"...kes sesini sevgili küçük adam. yaşamın çok sefil, çok perişan, sesini çıkaracak halin yok. seni kurtarmak istiyor değilim, ama sırtında beyaz bir gecelik, suratında maske, acımasız kanlı elinde bir iple beni asmaya bile gelsen, sana söyleyeceklerimi, bu konuşmamı tamamlayacağım. kendi boynunu ipe dolamadan beni asamazsın sen küçük adam. çünkü ben, senin yaşamını, dünyayı içinde duymanı, senin insanlığını, sevgini ve yaşama sevincini temsil ediyorum. yok, hayır, beni öldüremezsin, küçük adam. bir zamanlar sana gereğinden çok inanıyordum ya hani, o vakit senden korkuyordum da. şimdi seni aştım ama; binlerce yılın bakış açısından görebiliyorum seni, binlerce yıl geçmişten ve binlerce yıl gelecekten bakıyorum sana. kendinden-korkma duygundan kurtulmanı istiyorum. daha mutlu ve daha insana yaraşır bir yaşam sürmeni istiyorum..."

"...sen hicbir sey degilsin, kucuk adam, hem de hicbir sey. bu uygarligi kuran sen degilsin. akli basinda efendilerden yalnizca birkaci kurdu bu uygarligi. bir kurma isinin icine girdiginde, neyi kurmakta oldugun konusunda hicbir fikrin yoktur. ayrica, ozgur de degilsin, kucuk adam. ozgurlugun ne oldugu konusunda hicbir fikrin yok. ozgurluk icinde yasamasini bilmezsin bile. (...) ozgurluk konusunda terbiyesizlik ediyorsun, kucuk adam. ama ozgurlugu kustahlikla karistirmak koleligin ozgun ozelliklerindendir."

"... diktatörler, despotlar, kurnazlar, zehirliler ve sırtlanlara bir yaşlı bilgenin kelimeleriyle sesleniyorum:

kutsal sözler ektim yeryüzünekötülükler silinecek yakında palmiyeler solduğundakayalar parçalandığında
anlı şanlı krallar gazel misali havaya savrulacak tufandan çıkan bir gemi benim sözlerimi taşıyacak ve tohumlar yeşerecek dünyada"

"...kendini şimdiki konumundan farklı hissedebileceğini düşünmeye cesaret bile edemiyorsun: boynu bükük olmak yerine özgür; plancı olmak yerine ise açık; bir hırsız gibi gece değil de, gündüz de sevebilen. sen aslında kendini aşağılıyorsun, küçük adam. 'ben kimim ki bir fikrim olsun, hayatımı belirleyeyim ve dünyayı sahipleneyim!' gerçek büyük adamdan tek bir farkın var: büyük adam da bir zamanlar küçük adamdı, fakat sadece tek bir özelliğini geliştirdi; nerede küçük ve kısıtlı düşünmesi ve davranması gerektiğini biliyordu. herhangi bir görevin baskısı altında, zamanla küçüklüğünün ve önemsizliğinin nasıl mutluluğunu tehdit ettiğini hissetmeyi öğrendi. demek ki büyük adam, nerede ve ne zaman küçük adam olacağını bilir. küçük adam ise küçük olduğunun farkında değildir ve bunun farkına varmaktan da korkar."

"...bendeki kendini, ve kendindeki beni keşfedebilir, sonra da korkup benim içimdeki kendini öldürebilirdin. bu nedenle senin, herhangi biri ya da herkesin kölesi olma özgürlüğün uğruna ölme gönüllülüğünden vazgeçtim..."

...

Wilhelm REICH

24 Mart 2014 Pazartesi

Kış Gecesi Rüyası


Buldum buldum yıllardır kaybettiğim aynayı 
İşte en yaman çağımda ben yirmi yaşımda 
Çok var böyle tozpembe görmemiştim dünyayı 
Yeniden kavak yelleri esiyor başımda.

Mektepten kaçtığım o şahane günlerdeyim 
Daha ne derdi ne mihneti kapımı çalmış 
Hiçbir ders girmiyorsa kafama ben n'eyleyim 
Tam imtihan zamanı beni bir sevda almış.

Benim kumarda kaybettiğimi hayra yoran 
Aşkıyla avare olduğum komşu güzeli 
Kalbim atıyor elim titriyor heyecandan 
Alemde ilk aşk mektubumu yazdığım belli.

Hangi suya dalıp çıktın ki böyle güzelsin 
Kulun köpeğin olurum kapında istesen 
Tutkun gözümde gözümde leyla'ya şirin'e bedelsin 
Sen kısmetim, nasibim, başımın devleti sen.

Başımın devleti demeye bırakmadılar 
Düşürdüler aynayı sevdiğimin elinden 
Kış sabahları esen dinsiz imansız rüzgâr 
Lanet sana yirmi yirmi yaşın güzelinden.

(1 Şubat 1949)

Cahit Sıtkı Tarancı

21 Mart 2014 Cuma

Kukla



Tanrı, bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup 

can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen 
her şeyi dile getiremeyebilirdim ama en azından dile 
getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm.


Eşyaların maddi yönlerine değil, anlamlarına değer verirdim. 
Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 
60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. 



İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır... 

Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. 
Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. 
Başkaları konuşurken dinler, 
çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.


Eğer, Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, 

yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, 
ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. 


Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi 
buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. 
Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca 
Van Gogh resimleri çizer, 
Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim.


Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan 
dikenlerinin acısını hissederek 
dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. 


Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı... 
Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara
onları sevdiğimi söylemeyeyim. 
Tüm kadın ve erkekleri, 
en sevdiğim insanlar oldukları konusunda 
birer birer ikna ederdim ve aşk içinde yaşardım.


Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının 
ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü;
insan aşkı bırakınca yaşlanır. 


Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı 
kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. 
Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil
unutma ile geldiğini öğretirdim.



Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. 
Tüm insanların, mutluluğun 
gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, 
dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.


Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken 
aslında onu kendisine sonsuza dek 
kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.


Sizlerden çok şey öğrendim. 

Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. 


Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. 

Mutsuz bir şekilde... Artık ölebilir miyim?" 


Johnny Welch

8 Mart 2014 Cumartesi

Nostalghia


Bagno Vignoni’nin delisi Domenico...

Domenico; 7 yıl boyunca ailesini dünyanın sonu gelecek diye eve kapatmış ve yerliler tarafından deli olarak görülen tuhaf adam...

Ailesini terk edince, evi giderek bir harabeye, suların biriktiği bir yere dönüşmüştü ve o sürekli geçmişte yaşamaya başlamıştı.

Hurdaya çıkmış bisikletinin üstünde pedal çevirir dururdu saatlerce,

hiç ilerlemediğini bile bile.

Çünkü bilirdi Domenico, her şey için uğraş boşa.

Uğraşmaya değer mi? sorunun cevabı hep boşluk kalan,

Birlik olma, birlikte olma çabalarımızın hep sonuçsuz kaldığının farkında,

Tekliğin, tek başınalığın özgürlük olamadığını bilen,

İnsanların etrafı görünmeyen duvarlarla çevriliyken, çatılar gökyüzüyle bağlantıyı keserken, sınırlar insanların birbirlerine dokunabilmesini engellerken,modern zamanlara ayak uyduramazken, tek çözüm yolunu kendini feda ederek yanmakta bulan adam...

Belki de mecazi bir yanmadır bu. Farkındalığa erişen insanoğlunun ulaştığı fildişi kulesi...

Bizim düştüğümüz çukuru aydınlatabilmek için cayır cayır yanan, avaz avaz haykıran deli bir adamın öyküsü...

Domenico'nun konuşması sırasında insan öyle çaresiz hissediyor ki kendini. Hepimizin başı öne eğiliyor ama birkaç deli ve bir köpek dışında hepimiz tepkisiziz hala çünkü gerçekleri kabullenemeyecek kadar büyük burunlarımız var.

Yapmaya çalıştığımız her şey aslında sabit bir bisiklet üzerinde pedal çevirmek, sadece yorulmak, yol alamadan.
Sonrasında ise şikayet ve acı, içe kapanışlar ve çürüyen bisikletler kaynayan sularda...
İçimizde kaynayan sularda kaybolan benliklerimiz..
Ne hayata dahil olabiliyoruz ne de soyutlanabiliyoruz büsbütün.

Tanrı karşısında diz çökmeyi reddederken bir insanın önünde çırılçıplak kalabiliyoruz.

Sınırlar içinde şeklini kaybeden ilişkiler yaşıyoruz, aşkı iki kişi olmak sanıyoruz.

Bir duvarın önünde rafta, bir saat, bir balkabağı ve bir çerçeveden fazlası değilken yaşam,

insanlar hayatımıza iznimiz olmadan ve duvarlarımızı delerek giriyorlar ve yine hiç haberimiz olmadan duvarlardan çıkıp gidiyorlar,

Biz ise sadece yaşam alanımızın ortasına diktiğimiz duvarsız kapılardan uğurluyoruz onları.

Duvarda tüm rasyonel ve pozitivist dayatmaların aksine 1+1=1 yazdığını fark edemiyoruz aşık olunca...

Bir damla bir damla daha iki damla etmiyor, daha büyük bir damla ediyor, göremiyoruz.

Öylesine yorgun ve meşguluz ki; yanımıza gelen kişi masayı devirmeden, öksürmeden farketmiyoruz.

Biz sağlılıklar ne trajedik hastalıklara kapılmışız ve hasta sandıklarımız ne kadar zinde.

Sezgisi, inancı, tutkusu kaybolmuş baykuşlar gibi ormanda birbirimizden habersiz geziyoruz.
Bir çiçek soluyor, ormanlar yakılıyor, gök kubbe tepemize çöküyor; biz hala göz alıcı giysiler ve kirli uğraşlarla oyalanıyoruz.
Ateşi bulduğumuz için koltuklarımız kabarıyor.
Oysa asıl ilerleme ateşin değil ateşte yanmanın icadıyla.
Domenico tarihin en büyük kaşiflerindendir bu yüzden.
O havuza elinde yanan bir mum ile girerdi ama kendisini boğacağından korkanlar, onu havuzdan çıkarırdı.
İnsanoğlunun kendine koyduğu en büyük sınır; matematiksel öğretiler.
Kendinden sıyrılıp O olmuyorsan, kendinden sıyrılıp Sen olmuyorsa, kendinizden sıyrılıp Biz olmuyorsanız, nedir ki aşk, nedir ki dostluk?
Hem canını canana bürümek değil miydi arkadaşlık?
Hayata onun gibi bakmıyorsan, o uykudayken sen kör olmuyorsan niye çarpar ki kalbin?
İnsanoğlu öylesine kopmuş ki birbirinden; kalabalık caddelerde birbirine çarpmadan yürüyor artık.
Kazara biri çarpsa, başka insanların da yaşadığını farkediyor.

Savaşlar, ölümler, kıyımlar her geçen gün bizi gerilere götürüyor.

Domenico simgesiyle o büyük meydanda kendini feda ederken, bunları haykırıyor işte Tarkovsky.
Fakat Domenico tüm bu hakikate rağmen neden hala deli sayılan bir adam?
Neden insanlar ondan bir şey öğrenmek yerine onu köyün delisi görüp aşağılıyor?
Çünkü insanoğlunun fıtratında kıskançlık var.

İnsanlığın yok oluşunun başlangıcı kıskançlığı keşfetmesiyle.
Manayı kaybedip maddeye boğulan materyalist dünya, bu yüzden Afrika’yı yerle bir ediyor.
Amerika bu yüzden yakıp küle çevirdi Kızılderililer’i ve Vietnam’ı.
Çünkü onlar doğanın sırrına ermiş durumda.
Kaybettiklerini onlarda görmenin hırsı kamçılıyor insanı.
Tıpkı kaybettikleri tüm değerleri Domenico’da gören Toscanalılar gibi.

Fakat bir adam çıktı ve onlara ‘siz sağlıklı değilsiniz. asıl hasta, asıl deli sizlersiniz’ diye bağırdı. Ve yanarak ispatladı erginliğini.
Tıpkı Hermann Van Riswik gibi, tıpkı Giordano Bruno gibi, tıpkı Hz.İbrahim gibi...



***

"İçimde hangi atam konuşuyor?
Hem aklımda hem de bedenimde aynı anda ayrılamam.
Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı.
Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.
Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları,asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltısı girmeli.
Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı.
Yapmamamızın bir önemi yok.
O isteği beslemeliyiz, ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi. Dünyanın ilerlemesiniz istiyorsanız el ele vermeliyiz.
Sözüm ona sağlıklıları sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.

Siz sağlıklı olanlar!
Sağlığınız ne anlama gelir.
İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır,eğer gözlerimizin içine bakmaya yemeye,içmeye ve bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle!
Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve külün içindeki kemikler ve küller.
Kemikler ve küller!
Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken ben neredeyim?
İşte yeni anlaşmam : geceleri güneşli olmalı ve Ağustos'ta karlı.
Büyük şeyler sona erer küçük şeyler baki kalır.
Toplum böylesine parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak ve hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.
Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz yanlış tarafa döndüğün noktaya. Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz suları kirletmeden.

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünyadır burası!

Şimdi müzik.


Anne! Başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış.
Müzik işe yaramıyor..."
***

Goncharov...

Huzurun ve mutluluğun nerede olduğunu bilmeyen bir adam.

Bir evle, aileyle, çocuklarla, bir ülkeyle yetinemeyen, inançlarını ve duygularını terk etmiş,tertemiz suları bulmak uğrana kendisi hariç her şeyi terk edebilecek bir şair.
Hiçbir vatanın ona vatan olamadığı bir şair...

Kendine, kelimelerden bir avuntu kalesi inşa etmiş ve oraya dolduruyordu çilesini.

Şairlerin mutsuzluğu bu yüzdendir zaten.Mutlu bir adam şair olamaz.

Şiir bütün memnuniyetsizliklere sadık kalır hep.

Goncharov'da mutsuzdu. Yıkıp geçmesi lazımdı mutluluğuna engel olan ne varsa.

Goncharov mabetlerden uzak dururdu hep. Çünkü inancını yitirmiş bir adamdı o.
Madem böylesine tepeden bakıyordu da dünyaya, neden dünyadan vazgeçmek istemiyordu?
Belki de ona bir mürşid gerekiyordu.
Masanın üstünde şişeler, zemine damlayan yağmur sularının şıpırtısı, suretinden daha kuvvetli olan imgeler,
Bir dolu hayaller ve gölgeler gerekiyordu.
Öncelikle şiirlerini yaktı. Bir şair için şiirlerini yakmak az şey değildi hayatından vazgeçmek kadar büyük bir kayıptı.
İşte şimdi soyunmaya başlıyordu Goncharov, hiçbir şeyin mani olamayacağı o hakikat dolu çıplaklığa.
Güzel kadınlar, lüks yaşamlar, soylu ortamlar yerine bir delinin peşine takılıp delirmeye karar verdi.
Hem kendini karartıp silik bir gölge gibi yığınların içinden geçmeden nasıl aydınlanırdı ki ruh?

İnsan, kendisini hakikate götüren yolda engelleyen her ne varsa ortadan kaldırmalıydı.

İşte Domenico’nun öyküsüydü bu ve Goncharov da bu öykünün ateşine atıp kendini pişecekti.

Evvela yitirdiği o önemli şeyi kazanmalıydı Goncharov, inancını.
Rüzgar, hava, ateş, su, toprak, kül, toz, duman.
Çayırlar boyu uzanan su sesleri, ağaçların uğultusu ve çiçekler, tüm ihtişamıyla doğa...
Asında inanmak için ne çok şey vardı yeryüzünde.
Yeter ki yaşamın Tanrı tarafından kendisine bahşedilen bir müjde olduğunu farketsin insan.
O zaman yıldızlara bakıp dileklerde tutmaktan öte yıldızların ardına ulaşmak istiyordu.

Goncharov tam da bu noktada duruyordu işte, bir yıldızın ucunda.
Dünya onu yere çekmek istesede, o yukarılara çıkmadan huzura eremeyeceğini biliyordu.
Bu yüzden şiir yazmayı bıraktı ve kendisi bir şiir olmaya karar verdi.

Gerçekler uğruna kendini feda etmeye bile izin vermeyen bir çağdayız.

Bu yüzden meydandaki heykelin üstüne çıktı Domenico.
Ve onun yarım kalmış işini tamamlamak Goncharov’a düştü.
Elindeki mumu havuzun sonuna kadar taşıdı Goncharov.
Domenico o heykelin üstünde cayır cayır yanarken, Goncharov sadık kaldı ona.

Domenico'nun verdiği mumu yaktı ve rüzgardan alevi koruyarak yavaş yavaş ilerlemeye başladı ama mum söndü.

Goncharov havuzun başına geri döndü, mumu tekrar yakıp devam etti ve biz bisiklet üstünde pedal çeviren Domenico'yu hatırladık.

Çabayı gördük ve başarıyı fark ettik.

Mum sonunda ulaşması gereken yerdeydi, Goncharov ise ötelerde. Tıpkı Domenico gibi...

Çok zor bir film bu.

İnsana çok ağır gelen gerçekler var ve müziğin bile işe yaramadığı zamanlarda yaşamak insanlığın insanlıktan çıkışının cezası...

5 Mart 2014 Çarşamba

Alemdağ'da Var Bir Yılan



"ah bu yasaklar! kendi kendimize, başkasının bize, bizim başkalarına, devletin tebaasına, tebaanın devletine, belediyenin hemşerisine, hemşerinin belediyeye koyduğu, koyacağı yasaklar!...
yasaklarla çevrili bir dünyada yaşamasak, yasaksız yaşayamazdık. halbuki, hayvanlar, hele ehlileri, yasaksız ne de güzel yaşıyorlar. hafif, cilve gibi, o da boğaz derdinden doğan zırıltılardan başka, gel keyfim gel yaşamıyorlar mı? yasakları kabul ettik. insanoğlu için, yasaklı hayvandır da diyebiliriz. mikroplar bile birer yasak değil mi? aşklar yasaktır. gün olur sular, yemişler bile yasaktır. insanlar birbirine yasaktır.
canım çekiyor diye öpemem seni güzel çocuk! canım çekiyor diye giremem sana deniz, göğsüm zayıftır; doktor yasağı. canım çekiyor diye içemem, kör-kütük oluncaya kadar, aklı boğuncaya kadar: karaciğer yasağı. canım çekiyor diye bir vapura binip haydarpaşa’ya, oradan da tabana kuvvet van’a kadar gidemem. yollarda geberirim... çarşıya inemem. çarşıyı allah kahretsin."


"Dostumu öldürdüm abi!" diyor. "Sakla beni."
Paltomun cebini gösteriyorum. Dikişlerinden yağmur girmiş, sabahki yediğim simitin susamları kokan cebime girip kayboluyor.
"İsmin ne senin?" diye sesleniyorum cebime.
"Hidayet"
"Neden öldürdün, Hidayet?"
"Seviyordum be abi!"
"Nasıl seviyordun, Hidayet?"
"Deli gibi be abi! Gün onunla ağarıyordu. Ben susam helvası satarım abi gündüzleri. Cebin de mis gibi simit kokuyor abi. Gün onunla ağarır; onunla kararırdı. Bir dakkam yoktu onu düşünmediğim. Abi, rüyada gibi yaşardım. Her laf gelir gider ona dayanırdı. İnsanlar bana bir laf söylerdi. O ne cevap verebilir, diye düşünürdüm. Bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba, derdim. Bir şey yesem içime sinmezdi. Biri yol sorsa o gösterir miydi diye kafama sormayınca ve içimde o yol göstermeyince aptal aptal bakardım. Bir güzel şey görsem ona göstermezsem, gösteremediğim için zevk alamazdım güzel şeyden."

Sait Faik Abasıyanık

3 Şubat 2014 Pazartesi

Manastırlı Hilmi Bey'e Mektuplar


I. Mektup

“işte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben

işte şu begonya, işte yalnızlık

işte su damlacıkları, alnımda kollarımda

işte yok oluşumdan doğan kent

hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız

ben dediğim koskocaman bir oyuk

koltuğun üstünde, aynadaki yansıda

bir oyuk! sofada, mutfakta, yatağımda

yaşamayı tersinden kolluyorum sanki

yetişip öne geçiyorum sık sık. sözgelimi

bir iki saatte bitiyor bir mevsim

iyi

bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu

salıyı gösteriyor.




salondaki büyük saati sattım

saatin ölçebileceği

herhangi bir zaman parçası yok

gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim

bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama

ne gereği var ki saatin

balkona çıkıyorum sürekli

yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece

bir semtin ilk rengini alıyorum

örmeğin ümraniye’de bir çay bahçesindeyim

bazen

anılardan anılara bir yol

ve

anılardan anılara sallanan bahçe

hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor

iyi.




yeniköy’de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah

bu sabah bu sabah

oralı olmadı kimse -pazartesi miydi-

oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde

nasıl?

güllerse güller içinde yani

ve balkon demirinde bir martı. dedim ki

deniz şuralarda bir yerde olmalı

çıt yok

sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı

ve göklerden tepelere inen bir sokak

ya da bir akarsuyum ben

denizse

şuralarda…

yok önemi bir iki gün kaldı -martı-

balkonda

deniz de öldü sonra, martı da

iyi iyi.




suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi

günler -seni anımsadığım zaman-

birden kurtuluş’tan taksim’e giden bir tramvay görüntüsü

mavi bir elektrik çakımı tellerde

sanki kar yağıyor da sürekli, tepebaşı’ndayız

karlar gıcırdıyor ayaklarının altında

besbelli gümüşsuyu’ndayız. rus lokantasındayız

-ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz-

şarap içmişiz, üşüyoruz

ikimiz ikimiz ikimiz

böyle birkaç defa ikimiz

sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey

nasılsa

sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa

sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben

üşümüyorum da

bende herkes var, diyen bir kızın titrek

sesleri dökülüyor kucağıma

dudaklarım kan mavisi bugün.




biz burada iyiyiz, biz burada çok iyiyiz.

biz burada kırk yaşındayız hepimiz

dördümüz bir kişiyiz de ondan

içimizden biri uyuyor olsa, falan filan

onu bekliyoruz bir kişi olmak için

evet evet, yanılmıyorum ben

bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim

doğrusu ya

yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor

duvardaki vitray, begonya

begonya, vitray

kurtuluş’la asmalımescit birbirine geçiyor

bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım

karanfil kokuyorsa biraz

yeni koparılmış bir demet karanfilim ben

saçlarım soğuk ve uzun.




ne diyordum? yağmurlar, evet

üşümüyorum ürperiyorum sadece

biçimini zorlayan bir kedi gibi

dur biraz

kapı çalındı, hayır telefon

telefon kapı telefon

ikisi birden mi yoksa

yoksa

ne telefon ne kapı

bir şimşek sesi hiç olmazsa

o da değil

ses filan duymadım ki ben

yuvarlandıkça büyüyen

bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki

iki sesi taşıyan bir ses

neden olmasın

biraz önceki gibi

üstümden biri kalkmıştı -yok canım-

öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi

yer değiştiren gezgin bir gölge

bahçedeki ceviz ağacından

içeri sürüklenen.”




II. Mektup


susmanın su kenarındayız bugün

ne kadar sevgiyle konuşsak -konuşuyoruz da-

korkuyoruz gözgöze gelince hilmi bey

korkuyoruz

sanki gözler rakiptir de birbirine -öyle değil mi-

ve bir yokuştan iner gibi oluyoruz

bir yokuştan bir yokuşa sürekli

- nereye?

- bilmem ki




ellerimizde alkol sesleri, saçlarımızda

alkol sesleri

dağlarımızda, içdenizlerimizde

ve günler günlerin içinde öyle yavaş ki

yerine saplanıyor bir sürahi

pencereler şaşkın

perdeler bir uzak yol kadar uzun

ve balkon

kendi dudaklarında şimdi

donmuş bir tavus kuşu

bir tavus kuşu yontusu belki

ne tuhaf

demin de aşağıdan bir bando geçti

sormak isterdim sana

bir bando şefinin hüznü nedir hilmi bey

bir bando şefinin uykusu

nasıl bir uykudur ki hilmi bey

ne kötü

elimde bir çiçekle yaz geçti.

ve bugün

çepçevre oturduk masanın başına gene

bezik oynadık hilmi bey -her gün oynuyoruz ya-

giysisiz, sadece kombinezonlarımızla -öyle işte-




oda çok sıcaktı -lal renkli çini soba-

seniha korse takıyor, yahudi matmazel

nerdeyse çıplaktı -terliyor terliyor terliyor-

ve cemal bir köşeden bize bakıyordu

bakmıyor gibi bakıyordu

durmuyor gibi duruyordu da

benim anlamadığım işte bu

dün dudağını kesti çarşıda

kırmızı bir balıkla oynuyordu

öptü bir ara balığı -neden-

öperken dudağını kesti

balık da kırmızıydı, kan da

ve balık yüzerekten geçti -gördüm iyice-

dudaklarından

durdu cemal gibi biraz ötede

durmuyor gibi durdu

ağlamadı, hiçbir şey söylemedi

bu çocuk anlaşılmayanın ta kendisi

yalnızca sordu, bu yüzden sana soruyorum ben de

melekler dişi midir hilmi bey

dişidir diye tutturdu

yani ben..

öyleyse neyim

elimde bir yapma çiçekle.




adım cemile ya, çok seviyorum adımı ben

çocukluğudur insanın adı

cemal şimdilik cemal'dir -evet, öyledir-

benimkisi bir anımsama -cemile-

cemal - cemile: yeni fışkırmış bir marulun sesi

ezilmiş iki vişne

ve akşam

akşam ki sallanacak hamağını buldu

buluyor

sular menekşelendi hilmi bey

karpuz lambanın altında

yorgunum biraz -bütün gün içtim-

hepimiz içtik

cemal odasından çıkmadı hiç

tangolar çaldık üstüste

eski tangolar -bin dokuz yüz on beşlerde ne vardı

ben pencereden bakarken

kimseler ölmemişti

ölüm diye bir şey yoktu ki hilmi bey

var mıydı?-

yüzümden bir şeyler aktı aktı

içim de menekşelendi hilmi bey

gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk

hiçbir yere gitmiyor.

nedense odasına kapandıkça cemal

soyundukça soyunuyor yahudi matmazel

hırslı bir dişi gibi

ester, diyorum, ester

gülümsüyor hafifçe

bir başka gülümsemeyi karşılar gibi

öpüşürken gördün mü sen iki öpüşmeyi

hilmi bey

tam öyle

hızla giyiniyor sonra, dışarı çıkıyor

üç kişi kalıyoruz birden

yeni ısırılmış bir elma gibi kalıyoruz

parlıyor yeşil tarafımız kendi aydınlığında

içimde bir soğukluk

dışımda bir begonya.

karanlık iyice dışarısı

rakımızı bitirdik -üçümüz-

cemal odasından çıkmıyor

birazdan ester de gelecek

koltuğa çökecek, bir sigara yakacak

gene bir haç gibi olacağız dördümüz

bir evin içinde kocaman bir haç

kutsal değil, kirli

coşkulu değil, kırık dökük

sevinçle çekeceğiz onu kendimize.





III. Mektup


yaşamaya yerleşiyor seniha

kendi yaşamına

-güvercinsiz bir avlu mu? olabilir

sırları dökülmüş bir ayna?-

oysa çok geçti

yıllar yıllar yıllar

her geçen yıl elinde sanki

yıprak, filizi yıllar

'şey' sözcüğü gibi bağıntısız




ağaççileği gibi durduğu yerde bir ezinti

piyano tuşları -tek tek bakıldığında-

çarçabuk bir göz atıldığında aynntısız -beyaz-

yıllar

seniha

gözlerinin altı uzun menekşe.

dün korkuttu beni -bazan oluyor-

kocası izmir'de yaşıyor, karşıyaka'da

sahici bir ayrılığın dikişini dikiyor seniha

mavi mavi

usul usul yani

kocası -ben sevmedim hiçbir zaman-

ikizini bulmuş diyorlar. seniha aldırmıyor pek ,

aldırmıyor da

pudralar, kremler tiksindiriyor onu

bu yüzden bohemya kaseyi kırdı dün sabah

saçlarını kesecek oldu

sonra da sustu sustu sustu

akşama dek

hüzünler acılaşıyor hilmi bey

geceler katı ve parlak

- ansızın yere düşen

laciverdi bir kestane sesi-

acılar da acılaşıyor gittikçe

sanki

bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi

ödünç alıyorum seni bazen

çoğu kez geceleri

niye almayayım -kaç güz geçti-

islak kaputun gibi kokardı güzler

seni sevdiğimi unutmuşum hilmi bey

seni de unutmak istiyorum artık

unutmak! ama nasıl

sözgelimi çok hızlı oynuyorum beziği




içkiyi çabuk çabuk içiyorum

her şey bir hıza dönüşüyor -çoğu zaman-

odamı giyiniyorum

odamı soyunuyorum

yerlerini değiştiriyorum eşyaların

dışarı çıksam, bir tramvaya binsem

bir durak ötede hemen iniyorum

boynumdaki annemden kalma kolye

-pembe bir buğu, uçup gidiyor-

bazan koparıyorum, yeniden diziyorum

gökyüzünde kalın sırça ben

dünyaya tutuyorum kendimi, bakılıyorum

nedense hep böyle sanıyorum

'nerdesin, akşam oldu'

biraz anımsıyorum

sen bahçe kapısından girerken

bir kendim gibi caddelerdeyim

zamanın minesi soldu hilmi bey

demeye getiriyorum.

geçenlerde nisuaz'a gittim

cemal'e birlikte

hasır koltuklara oturduk

dışarda kar serpeliyordu, iki elma, külde pişirilmiş

giderek küçülüyordu -gözleri cemal'in-

kahveyle konyak içtim

cemal tarçın içti, konuştu biraz

herkes bana bakıyor, herkes bana bakıyor, herkes

bana bakıyor -bana öyle geliyor-

bacaklarım -işte!- güzeldir çok

aralık kapıdan kış kokusu doldu içeriye

ürperdim -işte!- omuzlarım da güzeldir

ama ben

kaçarak yaklaşıyorum her görünmeye

uzaktan uzağa gözgözeyim

uzaktan uzağa öpüşüyorum

uzaklarda biriyle sevişiyorum

erkeğe benzer yalnız bir dişiyim ben

evet evet öyleyim

hiç değilse öyle olmalıyım

her neyse..

az sonra muhassen geldi -tanımazsın-

kurtuluş'ta, aynı caddede oturuyoruz

sevişmenin gölgesi gibidir yalnızken

düşünmenin dişisi

evini işletiyor -bana ne bundan-

konyak içiyor o da

sonra bir konyak daha

kıpkırmızı gülüyor -gülsün, iyi-

bütün gövdesiyle gülüyor

bende gülüyorum

vitrinlerdeki kesme bardaklar

şarap şişeleri, bir gemi resmi

gülüyor durmadan hepsi

karşıda bir ev, kırk odalı sanki

her odada bir boy aynası

her boy aynasında

beyoğlu'nun bir parçası

durmaksızın gülüyor

yağan kar hemen eriyor yere düşer düşmez

gülmüyor, gülümsüyor

makyajını tazeliyor muhassen

kalkıp gidiyor

acının kış ayları, diyor birdenbire cemal

içine çekilip de soğuktan

oyuncağını orda bulamayan

bir çocuk gibi

-evet, hiç çocuk olmadı cemal

olmayacak da-

kalkacağız birazdan

acının kış ayları

ne yapsam belirsizim.

eve dönüyoruz -soldu minesi zamanın-

bugün de bir şey yaptık

tam kapıdan gireceğiz

uzakta bir laterna sesi

bir kadın ağlaması

pencereden sarkıtılmış bir sepet

sepette bir karnıbahar patlaması

sarı elmalar

içeri giriyoruz

bu kapı hiç değişmez mi, diyor cemal

bu kapı

ve her şey.


Edip Cansever