Yaşlı bir beyefendi ve Zucco, ortasında Zucco’nun isimsiz bir fotoğrafı olan,“ Aranıyor” yazılı bir afişin altında, kapanış saat geçmiş bir metro istasyonunun bankında yanyana oturuyorlardır.
BEYEFENDİ: Ben yaşlı bir adamım ve olması gereken zamanda orada olamadım. Tam son metroyu yakaladım diye seviniyordum ki, bu koridor ve merdiven labirentinin bir kavşağında, o kadar sıklıkla kullandığım, kendi mutfağım kadar iyi bildiğimi düşündüğüm istasyonumun yerini hatırlayamadım. Bu arada, her gün geçtiğim durağımın, o ışıltılı güzergahın ardında saklandığını görmezden geliyordum; o dünyanın karanlık tünellerini, bilmediğim yönlerini hep görmezden gelmeyi tercih ettim, ta ki bir anlık dikkatsizliğim, her şeyi gözüme sokana kadar. Sonra birden ışıklar söndü ve sadece, meğer hep orada olan ve benim görmezden geldiğim fener benzeri beyaz ışıkların aydınlığı kaldı. Ben de, dümdüz yürüdüm madem, bilinmeyen bir dünyaya, olabildiğince hızlı; benim gibi yaşlı bir adam ne kadar hızlı olabilirse işte... Bitmek bilmeyen yürüyen merdivenlerin sonuna geldiğimde, tam bir çıkış bulduğumu sanmıştım ki, pat, karşımda kocaman, geçilmez yazılı parmaklıklar çıktı. Al işte, şimdi buradayım, benim yaşımda bir adama göre epey fantazili bir durum, dikkatsizliğimin ve adımlarımın ağırlığının cezasını çekiyorum, ne olduğunu çok da bilmediğim ve de bilmek istemediğim bir şeyi bekliyorum, ki hiç kuşkusuz benim yaşımdakiler için herhangi bir yeniliğin hazmı zor olacaktır. Hiç şüphesiz sabah vaktini... Mutfağım kadar müstesna olduğum fakat şu an beni korkutan bu istasyonda, sabah vaktini bekliyorum. Hiç şüphesiz, normal lambaların yanmasını ve ilk metronun geçmesini beklemekteyim. Fakat epey endişeliyim çünkü böylesi çılgın bir maceradan ardından, bir sonraki günün ışıklarının tekrar nasıl göreceğimi hiç bilmiyorum, bu istasyon artık gözüme başka görünecektir, bugüne kadar varolmadığını düşündüğüm şu küçük beyaz fenerleri artık görmezden gelmem mümkün değil; üstelik sabahlama meselesi... Bunun yaşamı neye dönüştüreceğini bilmiyorum, daha önce hiç yapmadım, her şey yerinden oynuyor olsa gerek, vaktiyle olduğu gibi gündüzler geceleri takip etmeyecektir. Bütün bu konularla ilgili çok endişeliyim. Ama siz, delikanlı, bacakları çevik görünen, açık dimağlı, evet, gördüğüm kadarıyla bakışları net, benim gibi yaşlı bir adamınkine benzer bulanık ve sersemlemiş değil, sizin bu kapalı parmaklıklar ardında, bu koridorlarda kendinizi kapana kısıtırdığınıza müsade ettiğinize inanmak mümkün değil; hayır, sizin gibi açık dimağlı bir genç, parmaklıklar kapalı bile olsa, aralarından, süzgeçten sızan bir su damlası gibi geçebilirdi. Burada gececi mi çalışıyorsunuz? Bana kendinizden bahsedin, bu beni biraz rahatlatacaktır.
ZUCCO: Ben normal ve makul bir oğlanım beyefendi. Kendimi asla farkettirmem. Sizin yanınızda oturmasaydım beni farkeder miydiniz? Sorunsuz bir yaşamı elde etmenin en iyi yolunun, bir cam kadar şeffaf olmakta yattığını düşünmüşümdür hep, taşın üstündeki, renksiz kokusuz bir bukalemun gibi, duvarlardan geçip gitmek... Öyle ki insanlar size bakarken, sizin içinizden geçip arkanızdaki insanları görmeli, sanki siz orada değilmişsiniz gibi... Şeffaf olmak zahmetli bir görevdir; bir meslektir; o eski, çok eski, görünmez olma rüyasıdır. Ben bir kahraman değilim. Kahramanlar suçlulardır. Bir tane kahraman yoktur ki üstü başı kan içinde olmasın ve kan, bu dünyada gözmeden gelinemeyecek tek şeydir. Dünyanın en görünür şeyidir. Her şey yıkıldığında, dünyanın sonu gelip yeryüzü tozla kaplandığında, mutlaka kahramanların kana bulanmış üst-başları orada olacaktır. Ben okula gittim, iyi bir öğrenciydim. iyi bir öğrenci olmaya alıştıysan geriye dönüşün yoktur. Üniversiteye yazıldım. Sorbonne’un sıraları arasında yerim belliydi, diğer iyi öğrencilerin arasında, kendimi farkettirmeyeciğim bir yerlerde bir sıra...Sorbonne’lu olabilmek için, iyi bir öğrenci, ölçülü ve görünmez biri olmak gerektiğine emin olabilirsiniz. Serserilerin kendilerini kahraman sandığı o banliyö üniversitelerine benzemez burası. Benim üniversitemin koridorları sessizdir ve içlerinden ayak seslerini bile duymadığınız gölgeler geçer. Yarından itibaren dilbilim dersime gireceğim. Yarın dilbilim dersi var. Görünmezlerin arasında görünmez, sıradan hayatın yoğun sisi arasında dikkatli ve sessiz olacağım. Hiçbir şey, şeylerin akışını değiştiremez, beyefendi. Çayırları geçen bir tren gibiyim ve kimse beni rayımdan çıkaramaz. Çamura gömülmüş ağır ağır ilerleyen bir hipopotam gibiyim ve hiçbir şey onu, gitmeye karar verdiği o yoldan ve tempodan geri döndüremez.
BEYEFENDİ: Her zaman raydan çıkılabilir, delikanlı, evet, artık biliyorum ki, herhangi biri, herhangi bir zamanda o treni rayından çıkarabilir. Ben yaşlı bir adamım, ben ki dünyayı ve hayatı mutfağım kadar iyi tanıdığımı zannederdim, pat, al işte dünyanın dışında bir yerde, saati saat olmayan bu vakitte, yabancı bir ışığın altındayım, daha da fenası, normal ışıklar yandığında ve ilk metro geçtiğinde ve de her zaman olduğu gibi bu istasyon her günki yolcuları tarafından kuşatıldığında, ne olacak endişesi içindeyim; ve benim, ilk sabahlamam sonrasında, eninde sonunda buradan çıkmam, nihayet açılmış olan parmaklıkları geçmem, gecesini görmediğim gündüzü görmem gerekecek. Ve şu an neler olacağını hiç bilmiyorum, dünyayı ne şekilde göreceğim ve dünya beni ne şekilde görecek yada görmeyecek? Zira, artık gündüz nedir gece nedir bilemem, ne yapacağımı bilemem; saatin ne olduğu arayışı içerisinde mutfağıma döneceğim ve bütün bunlar beni epey korkutuyor delikanlı.
ZUCCO: Haksız da sayılmazsınız sonuçta.
BEYEFENDİ: Çok hafif kekeliyorsunuz; çok sevdim bunu. Beni rahatlatıyor. Burayı gürültü kapladığında bana yardım edin. Bana yardım edin, benim gibi kaybolmuş yaşlı bir adama çıkışa kadar eşlik edin; hatta belki biraz daha ilerisine kadar. İstasyonun ışıkları yanar. Zucco ihtiyar beyefendinin kalkmasına yardım eder ve ona eşlik eder. İlk metro geçer.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder