29 Ağustos 2015 Cumartesi

Ivan Karamazov

...

Rahip Alyoşa : Dimitri sana babamızı öldürmek istediğini söyledi mi?

Ivan Karamazov : Bir keresinde, ani bir öfkeyle onu öldürebileceğini söylemişti.

Rahip Alyoşa : Tanrı korusun.

Ivan Karamazov : Neden? Bir iblis, diğerini yok edecek ve her ikisi de bunu hak ediyor.

Rahip Alyoşa : Ivan, çok mutsuz olmalısın.

Ivan Karamazov : Çocukları seviyor musun, Alyoşa?

Rahip Alyoşa : Evet.

Ivan Karamazov : Peki hiç fark ettin mi, ne çok insan çocuklara eziyet etmeyi seviyor? Sana bir anne 
ve babadan bahsedeyim. Yüksek bir mevkide, saygıdeğer, eğitimli insanlar. Ve beş yaşındaki kızlarından nefret etmeye başlıyorlar. Onu dövüyor, tekmeliyor, kamçılıyorlar ve bunu neden yaptıklarını bilmiyorlar. Başı ayakları yara bere içinde. Gittikçe daha mükemmelleşiyorlar. Gitmesi gerektiğinde bunu söylemiyor diye… Çocuğu tuvalete kitliyorlar. Tüm yüzüne pislik sürüyor ve onu, kendi pisliğini yemeye zorluyorlar. Ve çocuğa öldürene kadar bu işkenceye devam ediyorlar. Ve ben şimdi soruyorum: Bu şuursuz şiddete neden izin veriliyor?

Çünkü başka türlü, insan iyiliğin ve kötülüğün farkına kavrayamazmış, öyle mi?

Haydi diyelim yetişkinler acı çekebilir, ama Tanrı aşkına çocuklar niye?

Peder Alyoşa : Neden bana soruyorsun?

Ivan Karamazov : Çünkü yaşadığımız dünyayı ben anlayamıyorum. Istıraplar var ama bu kimsenin suçu değil, çünkü hepsi bağışlanacak. Ama çocuklar neden acı çekmek zorunda? Biliyorum ki, Mahşer günü, dünyadaki ve cenetteki herkes birleşecek ve bağıracak: “Sen haklısın, Tanrım!” Ve o küçük kız, kirli yüzünü yıkayacak onu öldüren ailesini affedecek.

Ama ben bunu istemiyorum. Onları affetmemeli. Bu yüzden; Tanrı'nın cennetini reddediyorum.

Tanrı'yı tanımayış nedenim bu Alyoşa… Ona giriş biletini geri vermekten çok mutlu olurdum.

Peder Alyoşa : Fakat Ivan, böyle yaşayamazsın. Öyle bir güç var ki her şeye dayanabilir.

Ivan Karamazov : Neymiş o güç?

Peder Alyoşa : Karamazov'ların alçalma gücü. Her şey hoş görülebilir mi?

Ivan Karamazov : Öyle ve olmaya da devam edecek. Bunu asla reddetmeyeceğim. Ama sen beni bu yüzden reddedeceksin.

...

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka



Ne çıkar siz bizi anlamasanız da

Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar

Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.


Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında

Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla

Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık

Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara

Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur

Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir

Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla

Deriz ki, “şuram ağrıyor” bir de, “başım dönüyor”, “yanıyor

avuçlarım”

Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma

Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına

Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık

Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan

olmalarıyla-

Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin

Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin

Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park

bekçisinin

Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi

sallanaraktan


Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda

aranan

Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında

Korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe

ışıklarında

Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan

olmalarıyla

Korkunçtur korkunç!

Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum

ayrıca

Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi

Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini

Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla

Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz

inceliği

Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi

Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi

Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar

Birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır

gibi

Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya

Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.

Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız

Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına

Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında

Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda

Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun

butlarında

Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız

Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan

olmalarımla


Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada

Anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma

Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar

Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar

Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru

Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar

Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler

Zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar

Bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar

Ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa

vurmalar

Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün

Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu

konuda

Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın

sonsuzunda

Bu kadarcık bir şey-İyi ya, peki, şimdi kim var sırada

Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza

Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla

Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza

Örneğin bir kahve falı ? Az müzik ? Diyorum biraz İskambil!..

Ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım

ayrıca

– Dört kişiyiz!

– Hayır on!.

– Bin kişiyiz!

– Bana kalırsa..

Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında

Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir

unutulmaya

Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz ? Ne tuhaf biraz

anlıyorum


– Üç karo!

– Pas diyorum!

– Susalım baylar, dört kupa!

Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz ? Susalım!

Susalım-Niye susalım-Anılar mı dediniz ? Ne sesli bir

vuruşma!

Ya sonra ? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra

Gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada

Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza

Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla

Ne güzel ağzımızla.. Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada

olmayı istiyorum-Sahi mi- ama isterseniz siz olun

Siz olun, biz olalım kim olacak ? -Hep böyle oyalansanıza

Yani “Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa.”

Gibi oyalansanıza

Biraz oyalansanıza.


Bir oyun başka olamaz oyundan gibi

Bir söz başka olamaz sözden gibi

Bir şey başka olamaz şeyden gibi

Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa

Ne gelir elimizden insan olmaktan başka

Ne gelir elimizden insan olmaktan başka


Ne çıkar siz bizi anlamasanız da

Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar

Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.


Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum

Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda


Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız

Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere

Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda

Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta

Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha

Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu

hiç bilmiyoruz

Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla

Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı

Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha

Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz

Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda

Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız

Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız

Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız

Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla

Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da

Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda

Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz

bilmiyoruz ya

Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.



Edip Cansever

14 Ağustos 2015 Cuma

Kavşakta


artık gelince biliyorum, önceleri korkardım
şöyle ufak bir şey, sudan kaçmışayışığı
otuzbeşbin atlının dağdan gelen yankısı
önceleri açılıp gider sanırdım herşeyi
her şeyi açılıp gider sanırdım, bir kez şiire konmuşsa
menekşeler, bademler, büyük adamlar, kutsal olan ne varsa
şimdi bir çekiç ve bir alan yetiyor çaresizliği anlamaya
örneğin bir eczanede bir koku duyuyorum
tamam.

oysa ben eczaneye bir ilaç için girmiştim
sirozluyum, yada mitral darlığım var, ülserliyim belki de
niyetim bin yıl direnmektir bu halde bile
romaymış, bizansmış, cumhuriyetmiş, bilmem neymiş, bahane
turuncu bir çiçek açarmış bir yerde akşamüzerleri
eskiden büyük adamlar geçmiştopuz gibiymiş her biri
(o koku)
hangi budala söylüyor artık bu sözleri
el ettim birisine, bir başkasına giymediğim şapkamı çıkarttım
ne dağları tanıdım, ne denizleri ne ötekiyi ne beriyi
daha demin uyanmıştım, az önce, baktım
vakit akşam.

hayrola yunus kazım, hayrola karlı dağlar
hayrola karlı dağlar, hayrola yunus kazım
geceniz bereketli olsun, gününüz sağlam
ben geldim gittim işe yaramayanşeyler topladım
kancalı iğne, balık oltası, tabanca, bomba filan
dağ gölgesi, köşebaşı, odun ve duman
bu arada başağı tanrı bildim, mührümle onayladım
ağaçlara ve otlara çocuklar gibi baktım
kurda kozaya öyle, kalem kağıda öyle
derken bir ihanet gibi vurdu gözüme her şey
anlatamam.

ilaç milaç bok püsür.
şuramda bir şeyler var
sahiden bir şeyler var
haykırmadan anlatamam.


Turgut UYAR

13 Ağustos 2015 Perşembe

Gelmiş Bulundum


Ben mişim -neymiş- su sesiymiş
Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan-
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.

Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.

Yıldızlar, büyülü ülke adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

Edip Cansever

6 Ağustos 2015 Perşembe

Hişt hişt !


Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak traş bıçağına sinirlenmiş olacağım.

Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekala bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.

ukulata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:

-Hişt,dedi.

Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:

-Hişt hişt, dedi.

Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.

Hişt! dedi yine.

Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.

Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi "hişt hişt" diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:

- Hişt hişt hişt, dedi.

Hani bazı kulağımızın dibinde çok tanıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.

Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.

Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.

Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki bir kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalaki kuşudur.

İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.

Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.

Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.

- Merhaba hemşerim, dedi.

- Ooo! Merhaba! Dedim.

Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!

-Buyur beğim, dedi.

-Bir şey söylemedim, dedim.

Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.

- Hişt hişt, dedim.

Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.

- Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.

- İyi değil, dedi.

- Baklayı ne zaman keseceksin?

- Daha ister, dedi.

Nefes alır gibi "hişt" dedim.

Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.

- Kuşlar olmalı, dedim.

- Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.

- Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı...

- Yıkattın mı?

- Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.

- Çocuklar nasıl? diye sordum.

- İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun macerasını ya...

- Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi allahaısmarladık!

- Haydi güle güle.

Biraz uzaklaşınca:

- Hişt hişt.

Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.

- Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.

- Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değilmi?

- Sen değil misin hişt hişt diyen?

- Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?

Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.

Hişt hişt!

Hişt hişt!

Hişt hişt!

Sait Faik ABASIYANIK

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Ariadne'nin Yakınması


Kim ısıtır, kim sever beni daha?
Sıcak eller uzatın bana!
Yürek mangalları uzatın bana!
Vurulup düşürülmüş çırpına çırpına,
can çekişenler gibi, ayakları ovuşturulan,
sarsılmışım, ah! Bilinmeyen ateşlerle yana yana,
sen peşimdesin, ey Düşünce!
Adlandırılamaz! Açıklanamaz! İğrenç!
Sen, ey bulutların ardındaki avcı!
Yerle bir olmuşum senin şimşeklerinle,
sen alaycı göz, dikmişin gözünü bana karanlıklardan!
Yatıyorum öyle,
kıvrılarak, çırpınarak, işkencesiyle
bütün sonsuz ezaların,
vurdun beni
sen ey zalim avcı,
sen ey tanınmaz - T a n r ı...
vur, daha derine vur!
Bir kez daha, haydi vur!
Kopar, parçala bu yüreği!
Niye bu işkence
körelmiş oklarla?
Neye göz koydun böyle,
usanmadın mı bu insan işkencesinden,
acı vermekten haz duyan Tanrı şimşeği gözlerle?
Öldürmek değil istediğin,
yalnızca eziyet, eziyet etmek mi?
Bana - niye eziyet ediyorsun,
sen, ey acı vermekten haz duyan tanınmaz Tanrı?

Ha ha!
Usul usul sokuluyorsun
böylesi gece yarısında? ...
Ne istiyorsun?
Konuş!
Üstüme geliyorsun, sıkıştırıyorsun beni,
Ha! Çok yaklaştın yanıma!
Soluğumu duyuyorsun,
yüreğimi dinliyorsun,
kıskanç seni!
- neden kıskanıyorsun beni?
Git! Defol!
O merdiven de niye?
İçeri mi girmek istiyorsun,
yüreğime tırmanmak,
en mahrem
düşüncelerime tırmanmak?
Utanmaz! Tanınmaz! Hırsız!
Ne çalmak istiyorsun?
Ne gözetlemek istiyorsun?
Ne işkencesi etmek istiyorsun?
Sen ey işkenceci!
sen - Cellat - Tanrı!
Yoksa köpek gibi,
taklalar mı ataydım karşında?
teslim mi olaydım, kendimden geçerek
sevginle - sırnaşarak?

Boşuna!
Sürdür batırmanı!
Zalim diken!
köpek değilim - avınım yalnızca senin,
zalim avcı!
en gururlu esirinim,
en ey bulutların ardındaki haydut...
Konuş artık!
Ey şimşeklerin ardına gizlenen! Tanınmaz! konuş!
Ne istiyorsun, ey Eşkiya... b e n d e n?

Nasıl?
Fidye mi?
Ne istiyorsun fidye diye?
Çok iste - böylesi yaraşır gururuma!
ve az konuş - böylesi yaraşır öteki gururuma!

Ha ha!
Beni - istiyorsun ha? beni?
herşeyimle beni? ...
Ha ha!
Ve işkence ediyorsun bana, delisin ya işte,
gururumu kırıyorsun işkencenle?
S e v g i ver bana - kim ısıtır ki beni daha?
kim sever ki beni daha?
sıcak eller uzat bana,
yürek mangalları uzat bana,
bana, yalnızların en yalnızına,
buzunu ver ah! yedi kat donmuş buz,
düşmanları bile
düşmanları özlemeyi öğreten,
ver, evet, teslim et,
ey zalim düşman
bana - k e n d i n i!

Kaçıyor!
Bu kez o kaçıyor,
tek yoldaşım,
en büyük düşmanım, tanınmazım benim,
Cellat-Tanrım benim! ...

Hayır!
gel geri!
bütün işkencelerinle birlikte geri gel!
Bütün gözyaşlarım
sana akıyor,
yüreğimin son alevi
seni aydınlatıyor.
Gel, geri gel,
tanınmaz Tanrım! A c ı m benim!

son mutluluğum benim! ...

(***)

Friedrich Nietzsche

30 Temmuz 2015 Perşembe

Don Kişot


"Hayatım bir anlam kazansın istedim, yatakta can vermek istemedim ve bu ateşten gömleği ben gönüllü giydim. Gerçek hayatı kazanmanın, ten sevdasından geçmekle olacağını kimseye anlatamadım. Kutsallarım çiğnenmiş, bencillik almış yürümüş; başkaları için yaşamak unutulmuş ve duyarlılık sinelerden kovulmuş, hal böyleyken ben... nasıl çıldırmayayım Rosinante? Koş Rosinante! Fethedilecek daha çok kale var, koş! "

Cervantes

Karşılaşma


Donmuş tarlalardan geçiyorduk bir vagonla şafakta. 
Kızıl bir kanat havalandı karanlığın içinde. 
 
Ve birden koşarak bir tavşan geçti yoldan. 
İçimizden biri eliyle gösterdi bize. 

Aradan çok zaman geçti. Artık ikisi de sağ değil, 
Ne tavşan, ne de tavşanı eliyle gösteren adam. 
 
Ah sevgilim, nerdeler, nereye gidiyorlar 
Elin çakıp sönüşü, koşunun hızı, çakıl taşlarının hışırtısı.
Çektiğim acıdan değil, meraktan soruyorum.

Czeslaw MILOSZ


19 Temmuz 2015 Pazar

Kan Uyku


Bir biz varız güzel öbürleri hep çirkin
Bir de bu terli karanlık
Sonra bir şey daha var muhakkak ama adını bilmiyorum
Nereden başlasam sonunda o ışıkla karşılaşıyorum
Yarı çıplak utanmaz bir kadın resmini aydınlatıyor
Akşam oluyor ya bir türlü inanamıyorum
Oturmuş iri yapılı adamlar esrar çekiyorlar
Daha bir aydınlık olsun diye içtikleri su
Sarı topraktan testileri güneşte pişiriyorlar

Bir korkuyorum yalnız kalmaktan bir korkuyorum
Gündüzleri delice çalışıyorum geceleri kadınlarla yatıyorum

Sonra birden büyümüş görüyorum ağaçları
Kısrakları birden yavrulamış
Havaları birden güneşli

Kadınlarla yattığım yetse ya
Birde kadınlarla yattığıma inanmam gerekiyor

Hoşlanmıyorum

Turgut Uyar 

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Gece Türküsü - Böyle Buyurdu Zerdüşt




Gecedir: Şu an bütün fıskiyeler daha gür sesle konuşur. Benim ruhum da bir fıskiyedir. Gecedir: Ancak şimdi sevenlerin bütün türküleri coşar. Benim ruhum da bir sevenin türküsüdür.

İçimde dindirilmemiş, dindirilemez bir şey var. Bu, sesini yükseltmek istiyor. İçimde bir sevme isteği var ki aşkın dilini konuşuyor. Ben ışığım. Keşke gece olsaydım! Ama ışıkla çevrili olmak benim yalnızlığımdır.

Ah, gece ve karanlık olsam! Işığın memelerini emmek isterdim! Küçük, parlak yıldızlar ve üstümüzdeki ateşböcekleri, sizi de kutsamak ve ışık armağanınızdan bir yudum alıp mutlu olmak isterdim. Fakat ben kendi ışığımın içinde yaşarım ve kendimden çıkan alevleri kendim içerim.

Ben, almaktaki mutluluğu bilmem ve çoğunda çalmanın almaktan daha hayırlı olduğunu düşünürüm. Benim fakirliğim odur ki, elim armağan vermekten uslanmaz. Bekleyen gözlerin ve özlemin aydınlık gecelerini görmek, benim kıskançlığımdır.

Ah, bütün armağan verenlerin bahtsızlığı! Ah, güneşimin kararması! Ah, istemek tutkusu! Ah, tokluk içinde açlık. Bunlar, benden alırlar; ama ruhlarına da dokunuyor muyum? Vermekle almak arasında bir uçurum vardır ve en küçük çukura bile en sonunda köprü kurulur.

Güzelliğimden bir açlık doğuyor. Aydınlattıklarımdan acı vermek ve armağan ettiklerimden çalmak istiyorum. Kötülük yapmaya o kadar susadım ki!… Elime doğru bir el uzandığı zaman geriye çekilmek, düşerken yavaşlayan bir şelale gibi gecikmek… Kötülük yapmaya böyle susuyorum. Benim zenginliğim böyle bir intikam düşünüyor. Benim yalnızlığımdan böyle bir hile kaynıyor.

Armağan vermekten duyduğum mutluluk, armağan verirken öldü; erdemim kendi cömertliğinden bezdi. Boyuna armağan veren, utancı kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıyadır. Sürekli dağıtanın eli ve kalbi, dağıtma yüzünden nasırlaşır.

Gözüm dilencilerin utancı karşısında yerinden fırlamıyor artık. Elim, dolu ellerin titremesine kayıtsız artık. Gözüme yaş ve kalbime keder nereden geldi? Ah, bütün armağan verenlerin yalnızlığı! Ah, bütün parlayanların suskunluğu!

Boş uzayda birçok güneş dönüyor. Onlar bütün karanlıklara ışıkla seslenirler; ama bana karşı susarlar. Ah! Işığın parlayan şeylere karşı düşmanlığı şudur ki yoluna insafsızca devam eder. Parlayan şeylere gönülden bezgin, güneşlere karşı soğuk, her güneş böyle döner. Güneşler yörüngelerinde bir fırtına gibi uçar, onların çevrimi böyledir. Sarsılmaz iradelerinin peşinde gider. Onların soğukluğu budur. Ah karanlıklar, geceler! O parlayan şeylerden sıcaklığı yayan sizsiniz! Işığın memelerinden sütü ve serinletici iksiri emen sizsiniz. Ah etrafım buz gibi; elim buz içinde yanıyor. Ah, içimde sizin susuzluğunuza karşı bir susuzluk var.

Gecedir: Ne yazık ki ben ışık olmaya, gecelerin susuzluğunu çekmeye ve yalnız olmaya mecburum.

Gecedir: Arzum bir pınar gibi içimde kaynıyor, konuşmak istiyorum.

Gecedir: Şimdi bütün fıskiyeler daha gür konuşur. Benim ruhum da bir fıskiyedir.

Gecedir: Ancak şimdi bütün sevenlerin şarkıları uyanır. Benim ruhum da bir sevenin şarkısıdır.

Friedrich Nietzsche

Atlıkarınca



                                                                                   Tel cambazı istiyordu ki dünya istediği gibi olsun.
                                                                                                       Bile bile aldanmaya vardırıyordu işi.
                                                                                                                  Ama olmuyordu kendisi vardı.


Önceleri terliydi avuçlarımdan kayıyordu
Sonra sonra hem alıştım hem sevdim
Dedim ki ne iyi bu kadındır gecenin yarısında
Etleri var beyaz gergin sıcaklığı var öp öp ısın
Karanlık sokakları kötü lokantaları ısınmış rakıları
düşündüm ve göğsümden iki düğme çözdüm
Gittim bir ormanı dört ucundan tutuşturdum geldim
Burada bana göre bir şeyler vardı
Oturdum

Bu ellerimi nereye koysam yakışmıyor
Dedim ki en iyisi kucağında dursun
Şu kravatımı çiviye as gel
Sigaramı yak birlikte at arabalarını düşünelim
Sarı pirinçten pırıltılı koşumları düşünelim
Bir zamanlar bilerek unuttuğum 'Küçük Deniz Sokağı'nı
Denizi odun depolarını demli çayları
Ben iyiyim bunlar da iyi şeyler sen nasılsın
Kolların çıplak değildi ama hiç de zararı yoktu
Bir gülünce tanıyordum sen değildin ne yapsam
elimden gelmiyordu
Tanıyordum elimden gelmiyordu
Yoksa ne güzel aldanacaktım

Yabancılığın daha alımlıydı belki
Ama seni bir ormanda yakalasaydım
İlk günlerin ilk çiçeklerin tadında
Kandırdılar 23 lira 10 kuruşumu aldılar iki kadehe
90 kuruşu da ben tutup garsona verdim

Sonunda şehre vardım gökyüzüne fişekler atıyorlardı
Bir kalabalık vardı sarıydı utanmazdı geçkindi
Böylesi daha yakışıyor bildiklerime
Gün doğsun bir arınayım istiyorum
Güneş tozlu caddeler kaygılarım beni bir arıtsın istiyorum
İşte tam böyle istiyorum

Turgut UYAR

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Mendilimde Kan Sesleri


“Her yere yetişilir 
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama 
Çocuğum beni bağışla 
Ahmet Abi sen de bağışla

Boynu bükük duruyorsam eğer 
İçimden öyle geldiği için değil 
Ama hiç değil 
Ah güzel Ahmet abim benim 
İnsan yaşadığı yere benzer 
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer 
Suyunda yüzen balığa 
Toprağını iten çiçeğe 
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine 
Konyanın beyaz 
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer 
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir 
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları 
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına 
Öylesine benzer ki 
Ve avlularına 
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi) 
Ve sözlerine 
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki) 
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer 
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne 
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına 
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına 
Minibüslerine, gecekondularına 
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben -
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenberi
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da simdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.


Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.”

Edip CANSEVER

5 Temmuz 2015 Pazar

Sen Daha Başından




Sen kollarıma asla gelmemiş sevgili, 
sen yitirilmiş olan daha başından, 
senin hangi şarkılar gider hoşuna 
hiç öğrenemedim. 
Vazgeçtim ben seni 
gelecek anın kabaran dalgaları içinde 
tanımaya çabalamaktan.

Sen sevgili, 
daima hasretle seyrettiğim 
bahçelersin sen.
Bir kır evinde 
açık bir pencere ve sen daha yeni 
atmışsın adımını dışarı, dalgın düşünceli 
karşılamak için beni. 
Rastgele geçtiğim sokaklar, 
sen onlarda az önce yürümüş ve gözden kaybolmuşsun. 

Kim bilir? 
Belki de aynı kuş yankılanıyordu içimizden ikimizin de 
ayrı ayrı, dün akşam.

Rainer Maria Rilke

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Acıyor



Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
ötede beride yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Bütün söz vermelerin tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
Kış geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazan yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim falan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

TURGUT UYAR

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Yerçekimli Karanfil


Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde 
Oysaki seninle güzel olmak var 
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi 
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda 
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor. 

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte 
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel 
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor 
Derken karanfil elden ele. 

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle 
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil 
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk 
Birleşiyoruz sessizce. 

Edip CANSEVER

26 Haziran 2015 Cuma

Raziye




"Sevdalanmaya gidiyormuşum meğer...

Bunu daha önce bir kâhin bana söyleseydi, kuşkusuz geri dönmeye kalkmazdım, ama bu
sevdanın nerede, nasıl karşıma çıkacağını düşünmekten belki de olayların sırasını bozardım,
zamanı altüst ederdim. Geleceğimizi bilmemektir bizi zamanın içine sokan. Yoksa bir gün
dizlerine dokunur dokunmaz onun soyunuverecegini bilip de beklemek, bir ölümlünün sabrını
aşar."


Melih Cevdet ANDAY

24 Haziran 2015 Çarşamba

Atları Seven Bir Çocuk



bir güneşlenmek yeri!... deniz. uzak anımsamalar!..

“haziran bu yıl da geç geçecek, biliyorum.”

sizin burnunuzda bir tütün kokusu, her yerinizde

bir tütün kokusu,

bay deniz kestanesi.

ve uzaktaki şemsiyesi bir balmumu arısının...



bir güneşlenmek yeri!...

gazozlar hâlâ sıcak, hâlâ öğleden sonra “ne iyi”

demek hâlâ yakınmaya hakkım var.

kelimeler soluk. bir şey mi yapmalıyım?

-evden mi kaçmalıyım?-

(saçlarını taradı, güneşe baktı

kendi sürecini yaşayan bir bakla)

“gel al güzel deniz aygırı, yaman pegasus

sonsuz kargaşamı.”



atları seven bir çocuk...

“senin resmin var ya uzayıp gidiyor duvarlarımda

marionetshire'da harlech castle'ın batı kulesi

aşağılık zapartasıyla amcamın.”

bir sülüğe can çekiştiren eski geçmiş, eski eski

ve tuzda ölüm,

sardunyayı sulayan, eski eski...

bakırla demirin dövüştürüldüğü yavaş bir akşam

öbür şeylerin ve kırmızı ışıkların

bakırla demirin bir sarışın perçem akşamı.

-evden mi kaçmalıyım? kaçmamalıyım.-

güneş birden batardı, her yerde kediler ve ağaçlar vardı



“amca”

nasıldı iki tekerlekli arabalar...

“senin bildiğin bir şey var, bana demiyorsun

söz gelişi aldım bir kayayı

bir kayayı ne yapmalıyım, demiyorsun...

oysa ben senden daha çok şey bilirim büyücüler üstüne

evine sadece geceleri gelen ve sıcak şaraplar içen...”



surları yıktınız mı, akşam

sarı bir başlangıçtır, gitgide karaya dönen.

karaya ve çocuklar bile, ve küçük yaramazlıklar bile, ve haklı

“siz bize hiç inanmadınız ki, hiç inanmadınız ki, hiç

oysa bir aktır karaya dönen, oysa çocuklar daha lirique'tir

shakespeare'den. sonra,

makedonya falanjistlerinden daha kahraman...”



beyaz atın gölgesi, sen dur!...

artık bir aldanışa kanmayan gözlerimden. dur!...

“duvarlarım,

gel al cepkenimi güzel at, duvarlarım bütün senin olsun

duvarlarım, bütün ukalâ resimleriyle, babamın sıkıştırdığı,

babamla annemin kavgalarından bir ufak kırmızı,

ufak bir kırmızı, duvarda, ufak bir kırmızı

ufak bir kırmızı...”

yemeğe!...

-evden mi kaçmalıyım? kaçmamalıyım.-



“hiç anlamadığım mondrian, serzenişçi matisse

bulanık siyahkalem, hergele miro,

atlar gidiyor...”

sonsuz bilincinde yaşamanın.

o atlar.

“sonra gazeteleri görüyorum, bütün gizleri

savaşa başlamak gerek galiba.

yarın. yarından tezi yok. baltamı ve bıçağımı

ve atlarımı...”



“amcam kravatını düzeltti, babam eski bir evde.

bir yepyeni kıştı ıslıkları değerlendiren

ne eğlendik ne eğlendik

elbisesi çok eskiydi...”



ne akşamı? “baba”

haziran gecikecek biliyorum...

“ama başka bir şeyi de değiştiriyor,

atları atları,


atları....”


Turgut UYAR

16 Haziran 2015 Salı

Bernard-Marie Koltes - Roberto Zucco



VI- METRO SAHNESİ

Yaşlı bir beyefendi ve Zucco, ortasında Zucco’nun isimsiz bir fotoğrafı olan,“ Aranıyor” yazılı bir afişin altında, kapanış saat geçmiş bir metro istasyonunun bankında yanyana oturuyorlardır. 

BEYEFENDİ: Ben yaşlı bir adamım ve olması gereken zamanda orada olamadım. Tam son metroyu yakaladım diye seviniyordum ki, bu koridor ve merdiven labirentinin bir kavşağında, o kadar sıklıkla kullandığım, kendi mutfağım kadar iyi bildiğimi düşündüğüm istasyonumun yerini hatırlayamadım. Bu arada, her gün geçtiğim durağımın, o ışıltılı güzergahın ardında saklandığını görmezden geliyordum; o dünyanın karanlık tünellerini, bilmediğim yönlerini hep görmezden gelmeyi tercih ettim, ta ki bir anlık dikkatsizliğim, her şeyi gözüme sokana kadar. Sonra birden ışıklar söndü ve sadece, meğer hep orada olan ve benim görmezden geldiğim fener benzeri beyaz ışıkların aydınlığı kaldı. Ben de, dümdüz yürüdüm madem, bilinmeyen bir dünyaya, olabildiğince hızlı; benim gibi yaşlı bir adam ne kadar hızlı olabilirse işte... Bitmek bilmeyen yürüyen merdivenlerin sonuna geldiğimde, tam bir çıkış bulduğumu sanmıştım ki, pat, karşımda kocaman, geçilmez yazılı parmaklıklar çıktı. Al işte, şimdi buradayım, benim yaşımda bir adama göre epey fantazili bir durum, dikkatsizliğimin ve adımlarımın ağırlığının cezasını çekiyorum, ne olduğunu çok da bilmediğim ve de bilmek istemediğim bir şeyi bekliyorum, ki hiç kuşkusuz benim yaşımdakiler için herhangi bir yeniliğin hazmı zor olacaktır. Hiç şüphesiz sabah vaktini... Mutfağım kadar müstesna olduğum fakat şu an beni korkutan bu istasyonda, sabah vaktini bekliyorum. Hiç şüphesiz, normal lambaların yanmasını ve ilk metronun geçmesini beklemekteyim. Fakat epey endişeliyim çünkü böylesi çılgın bir maceradan ardından, bir sonraki günün ışıklarının tekrar nasıl göreceğimi hiç bilmiyorum, bu istasyon artık gözüme başka görünecektir, bugüne kadar varolmadığını düşündüğüm şu küçük beyaz fenerleri artık görmezden gelmem mümkün değil; üstelik sabahlama meselesi... Bunun yaşamı neye dönüştüreceğini bilmiyorum, daha önce hiç yapmadım, her şey yerinden oynuyor olsa gerek, vaktiyle olduğu gibi gündüzler geceleri takip etmeyecektir. Bütün bu konularla ilgili çok endişeliyim. Ama siz, delikanlı, bacakları çevik görünen, açık dimağlı, evet, gördüğüm kadarıyla bakışları net, benim gibi yaşlı bir adamınkine benzer bulanık ve sersemlemiş değil, sizin bu kapalı parmaklıklar ardında, bu koridorlarda kendinizi kapana kısıtırdığınıza müsade ettiğinize inanmak mümkün değil; hayır, sizin gibi açık dimağlı bir genç, parmaklıklar kapalı bile olsa, aralarından, süzgeçten sızan bir su damlası gibi geçebilirdi. Burada gececi mi çalışıyorsunuz? Bana kendinizden bahsedin, bu beni biraz rahatlatacaktır. 

ZUCCO: Ben normal ve makul bir oğlanım beyefendi. Kendimi asla farkettirmem. Sizin yanınızda oturmasaydım beni farkeder miydiniz? Sorunsuz bir yaşamı elde etmenin en iyi yolunun, bir cam kadar şeffaf olmakta yattığını düşünmüşümdür hep, taşın üstündeki, renksiz kokusuz bir bukalemun gibi, duvarlardan geçip gitmek... Öyle ki insanlar size bakarken, sizin içinizden geçip arkanızdaki insanları görmeli, sanki siz orada değilmişsiniz gibi... Şeffaf olmak zahmetli bir görevdir; bir meslektir; o eski, çok eski, görünmez olma rüyasıdır. Ben bir kahraman değilim. Kahramanlar suçlulardır. Bir tane kahraman yoktur ki üstü başı kan içinde olmasın ve kan, bu dünyada gözmeden gelinemeyecek tek şeydir. Dünyanın en görünür şeyidir. Her şey yıkıldığında, dünyanın sonu gelip yeryüzü tozla kaplandığında, mutlaka kahramanların kana bulanmış üst-başları orada olacaktır. Ben okula gittim, iyi bir öğrenciydim. iyi bir öğrenci olmaya alıştıysan geriye dönüşün yoktur. Üniversiteye yazıldım. Sorbonne’un sıraları  arasında yerim belliydi, diğer iyi öğrencilerin arasında, kendimi farkettirmeyeciğim bir yerlerde bir sıra...Sorbonne’lu olabilmek için, iyi bir öğrenci, ölçülü ve görünmez biri olmak gerektiğine emin olabilirsiniz. Serserilerin kendilerini kahraman sandığı o banliyö üniversitelerine benzemez burası. Benim üniversitemin koridorları sessizdir ve içlerinden ayak seslerini bile duymadığınız gölgeler geçer. Yarından itibaren dilbilim dersime gireceğim. Yarın dilbilim dersi var. Görünmezlerin arasında görünmez, sıradan hayatın yoğun sisi arasında dikkatli ve sessiz olacağım. Hiçbir şey, şeylerin akışını değiştiremez, beyefendi. Çayırları geçen bir tren gibiyim ve kimse beni rayımdan çıkaramaz. Çamura gömülmüş ağır ağır ilerleyen bir hipopotam gibiyim ve hiçbir şey onu, gitmeye karar verdiği o yoldan ve tempodan geri döndüremez. 

BEYEFENDİ: Her zaman raydan çıkılabilir, delikanlı, evet, artık biliyorum ki, herhangi biri, herhangi bir zamanda o treni rayından çıkarabilir. Ben yaşlı bir adamım, ben ki dünyayı ve hayatı mutfağım kadar iyi tanıdığımı zannederdim, pat, al işte dünyanın dışında bir yerde, saati saat olmayan bu vakitte, yabancı bir ışığın altındayım, daha da fenası, normal ışıklar yandığında ve ilk metro geçtiğinde ve de her zaman olduğu gibi bu istasyon her günki yolcuları tarafından kuşatıldığında, ne olacak endişesi içindeyim; ve benim, ilk sabahlamam sonrasında, eninde sonunda buradan çıkmam, nihayet açılmış olan parmaklıkları geçmem, gecesini görmediğim gündüzü görmem gerekecek. Ve şu an neler olacağını hiç bilmiyorum, dünyayı ne şekilde göreceğim ve dünya beni ne şekilde görecek yada görmeyecek? Zira, artık gündüz nedir gece nedir bilemem, ne yapacağımı bilemem; saatin ne olduğu arayışı içerisinde mutfağıma döneceğim ve bütün bunlar beni epey korkutuyor delikanlı. 

ZUCCO: Haksız da sayılmazsınız sonuçta.  

BEYEFENDİ: Çok hafif kekeliyorsunuz; çok sevdim bunu. Beni rahatlatıyor. Burayı gürültü kapladığında bana yardım edin. Bana yardım edin, benim gibi kaybolmuş yaşlı bir adama çıkışa kadar eşlik edin; hatta belki biraz daha ilerisine kadar. İstasyonun ışıkları yanar. Zucco ihtiyar beyefendinin kalkmasına yardım eder ve ona eşlik eder. İlk metro geçer.

15 Haziran 2015 Pazartesi

Solaris - Stanislaw Lem




"Söyle bana, Tanrı'ya inanır mısın?"

Snow kaygı dolu bir bakış attı bana:
"Ne? Şimdilerde inanan biri varsa artık..."

"Yo, o kadar basit değil. Dünya'daki dinin geleneksel Tanrı'sını amaçlamıyorum ben. Dinler tarihinde uzman değilim, belki düşündüğüm yeni de değil ama - duyduğun oldu mu insanların hiç ... yetkin olmayan bir tanrıya inandıklarını?"

"Yetkin olmayanla neyi kastediyorsun?" diye kaşlarını çattı. "Bir bakıma eski dinlerin tanrılarının hiçbiri tam yetkin değildi, çünkü özniteliklerinin tümü insan özelliklerinin ululaştırılmış biçimiydi. Tevrat'ın Tanrısı, insanlardan alçalırcasına bir boyun eğiş ister, kurbanlar beklerdi örneğin ve başka tanrıları da kıskanırdı. Yunan tanrıları da küskünlük nöbetleri geçirir, aile kavgalarına tutuşurlardı, hiçbiri insanlardan daha yetkin değildi..."

"Yo." diye sözünü kestim. "Yetkin olmayışı onu yaratan insanların doğru sözlülüğünden gelen bir tanrıdan söz etmiyorum, yetkin olmayışı özsel niteliği olan bir tanrıdan söz ediyorum: Her şeyi bilme yetkisi ve erki sınırlı, yanılabilir, edimlerinin sonucunu önceden göremeyen, dehşet uyandıran şeyler yaratan bir tanrı... Hasta bir tanrı, tutkuları güçlerini aşan ve bunu da hemen sezemeyen bir tanrı. Saatleri yaratan, ama saatierin ölçtüğü zamanı yaratamayan bir tanrı. Öyle bir tanrı ki özel amaçlara yarayan dizgeleri, düzenekleri yaratmış, ama bu araçlar sonradan amaçlarını aşmış, amaçlarına ihanet etmiş. O öyle bir tanrı ki öncesizliği sonsuzluğu yaratmış, onunla kendi gücünü ölçmeyi ummuş, ama öncesizlik sonsuzluk şimdi onun sonu gelmez bozgununun ölçüsü olmuş."

Snow duraksadı, ama davranışında son haftaların o hep tetikte duran sakınganlığı yoktu artık:

"Mani dini vardı..."

"İyi ve Kötü ilkesiyle de ilgisi yok." diye kestim hemen. "Sözünü ettiğim tanrının, maddenin dışında bir varoluşu yok. Kendini maddeden kurtarmak istiyor ama boşuna..."

Snow bir süre düşündü:

"Senin betimlemene uygun bir din bilmiyorum. Böyle bir din hiç... Gerekmemiştir herhalde. Doğru anlıyorsam eğer, ki korkarım anlıyorum, evrimleşen bir tanrı senin düşündüğün, zamanın akışı içinde gelişen, büyüyen, gücü durmadan artan, ama yine ele güçsüzlüğünün ayrımında olan bir tanrı. Senin tanrın için tanrılık, bir ereksizlik durumu gerçekte. Bunun için de karamsarlığa gömülüyor. Ama o karamsar tanrı sizin şu insanoğlunuz değil mi, Kelvin? İnsandan söz ediyorsun sen, bir yanıltmaca bu, üstelik yalnız felsefi bakımdan değil gizemci açıdan da bir yanıltmaca."

Sözü ben aldım:

"Yo, insanla da ilgisi yok. Yaptığım geçici tanımla insan bazı bakımlardan çakışıyor ama tanımın pek çok açık noktası olmasından bu. Görünenin tersine insan yaratmaz tanrıları. Dönem ya da çağ dayatır tanrıları insanlara. İnsan çağına ister kulluk etsin ister başkaldırsın, katkısının da başkaldırısının da ereği ona dışardan verilir. Yalnız tek bir insan var olsaydı, eksiksiz bir özgürlük içinele kendi ereklerini kendi başına yaratma deneyine girişebiiirdi sanırsın ama, bu da yalnızca görüntü, çünkü başka insanlar arasında yetişmemiş biri de insan olamaz. Benim sözünü ettiğim varlıksa ancak tekil var olabilir, anlıyor musun?"

Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları


1

Senin adını 

kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım. 
Malum ya, bulunduğum yerde 
ne sapı sedefli bir çakı var, 
(bizlere âlâtı-katıa verilmez), 
            ne de başı bulutlarda bir çınar. 
Belki avluda bir ağaç bulunur ama 
gökyüzünü başımın üstünde görmek 
                                                   bana yasak... 
Burası benden başka kaç insanın evidir? 
Bilmiyorum. 
Ben bir başıma onlardan uzağım, 
hep birlikte onlar benden uzak. 
Bana kendimden başkasıyla konuşmak 
                                                                yasak. 
Ben de kendi kendimle konuşuyorum. 
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi 
                                            şarkı söylüyorum karıcığım. 
Hem, ne dersin, 
o berbat, ayarsız sesim 
                      öyle bir dokunuyor ki içime 
                                                      yüreğim parçalanıyor. 
Ve tıpkı o eski 
        acıklı hikâyelerdeki 
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek, 
mavi gözleri ıslak 
kırmızı, küçücük burnunu çekerek 
                senin bağrına sokulmak istiyor. 
Yüzümü kızartmıyor benim 
              onun bu an 
                              böyle zayıf 
                                       böyle hodbin 
                                                 böyle sadece insan 
                                                                                oluşu.


Belki bu hâlin 

fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır. 
Belki de sebep buna 
                     bana aylardır 
                     kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan 
                                                                bu demirli pencere 
                                                                     bu toprak testi 
                                                                          bu dört duvardır...


Saat beş, karıcığım. 

Dışarda susuzluğu 
                               acayip fısıltısı 
                                            toprak damı 
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran 
                                                         bir sakat ve sıska atıyla, 
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı 
dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla 
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.


Bugün de apansız gece olacaktır. 

Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın. 
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan 
                                                                 bu ümitsiz tabiatın 
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır. 
Yine o malum sonuna erdik demektir işin, 
yani bugün de mükellef bir daüssıla için 
yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam. 
Ben, 
ben içerdeki adam 
yine mutad hünerimi göstereceğim 
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla 
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla 
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı 
seni böyle uzak, 
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi 
                                                                kafamın içinde duymak... 


2

Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar. 

Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire 
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire... 
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar, 
dışarda bozkırın üstünde pırıltılar... 
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet, 
                                              suyu donmayan testi 
ve sabahları çimentonun üstünde güneş... 
Güneş, 
artık o her gün öğle vaktine kadar, 
bana yakın, benden uzak, 
sönerek, ışıldayarak 
                               yürür... 
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara, 
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı : 
                                                     dışarda akşam olur, 
                                                     bulutsuz bir bahar akşamı... 
İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl. 
Velhasıl 
o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle 
bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı 
                                                              hürriyet denen ifrit... 
Bu bittecrübe sabit, karıcığım, 
                                         bittecrübe sabit...

3

Bugün pazar. 

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. 
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak 
                                                  bu kadar mavi 
                                                  bu kadar geniş olduğuna şaşarak 
                                                  kımıldanmadan durdum. 
Sonra saygıyla toprağa oturdum, 
dayadım sırtımı duvara. 
Bu anda ne düşmek dalgalara, 
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. 
Toprak, güneş ve ben... 
Bahtiyarım...

                                                                
Nazım Hikmet RAN - 1938